| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Icimizdeki KaranLIK
Blogguma hoşgeldiniz..Sayın ziyareyçilerim..Bu blog bir hobi sitesidir.Satanistlikle uzaktan yakından alakası yoktur.Lütfen bunun bilincine varıpta yorum atınız.Küfürlü yorumları yayımlamıyorum.ßilginize!!Herkese kolay gelsin!!!!
Hêr §ïÿâh Gïÿêñ SA†ANİS† Ø£mâz!!!
_Kayan Başlık Çubuğu

 

SoNsUzLuk ÖnÜmDeYdİ HeP AmA GiDeMeDiM SeNDeN UzaĞa

..::±‡İçİmİzDeKi KaRaNLık!‡±::..

±‡ÖlÜmSüZlÜğÜn En KöTü YaNı SoNsUzA KaDaR SüRmEsİdİr!!‡±

Yazılar arşiv 07.2007 Other entries in 2007-07 resimler , videolar

İhanet üzerine mektup:=(

Sana hiçbir şey söylemek istemiyorum. Bütün sözcükler yetersiz.. Hiçbir şey yazmak istemiyorum. Engin denizlerde kulaç attığım, üstüme gökkuşağını kuşandığım bu aşk yalanmış. Şimdi karanlık sularda boğuluyorum. Gökyüzü kurşun gibi ağır. Ne yana dönsem yalan. Gülüşler yalan, vaatler yalan..İnsanlar yalan. Ben seni mi sevdim..Senin gözlerinle mi baktım dünyaya.. senin ellerinle mi çiçek derledim.. sevinçti, aşktı göğsüme bastım. Kocaman bir yalanı seninle mi yaşadım?

Gözlerine baktığım zaman cennet bahçesine geçerdim.. Bir aldatmacaymış, kötü bir rüya.. Kötülüğün bile bir yüzü vardır, bir görünüşü.. ama en beteri buymuş.. bu aldatmaca. Bir masal olsaydın razıydım, bir şiir olsaydın, alır saklardım.Güzel bir yüz kalırdı senden geriye, hoş bir anı.. kimsenin dokunamıyacağı bir tarih. Ama hiçbir şey kalmadı.. Bir yokluğu varsaymışım. Bir HİÇ’e sarılmışım. Çölde serap bile değilsin. Serabın gizli ışığı vardır. Sen ışığı yutan karanlık.. bir kör kuyu.. Ben kör kuyularda kaynak suyu aramışım.

Nasıl olsa biterdi bu aşk. Ama unutulmaz bir hatıra, gençliğin en güzel anısı olarak kalsaydı.. Sen hiçbir şeyin değerini bilmedin. Kökün çürük, yaprağın kül, meyvan zehirmiş. Ben seni aşkın yerine koymuş aldanmışım. Kabahat sende değil, ben insan tanımamışım.

Sana karşı öfke duymuyorum, kırgın değilim, kızgın değilim.. Çünkü sen zaten yokmuşsun. Asıl kızılacak kişi benim.. Küçücük bir toz tanesini bir mücevher sanmışım. Senin ihanetin bana koymadı..Beni kahreden, beni yokeden, beni bin pişman eden tek şey.. bir aşk yaratmış tek başına yaşamışım. Sen zaten yokmuşsun ki.. senin neyine yanayım?

Yeter Gözlerim:=(

'Bildiğim değişen aşığa'

Gözlerim
gözlerim hain
yalan yüzler peşinde
yanıltma yarışlarında galip
sürükler peşinden ihanet çemberlerine
alışılmadık gözler arar
kaybolacak sahipsiz gözler
götürdüğü son hep boşluğa
uykusuz gecelere dayanır
ihanet çemberlerine...

Yeter gözlerim sus artık
ışığa götür beni
kurtar karanlıklardan
derin uykusuzluklardan
Ağıtlar arama şarkılarda
Baktığın hayat benim değil
Yeter çıkardığın
İhanet çemberlerine...

Gözlerim
hain gözlerim
huzurdur aradığım
sonsuzluk ülkelerinde
Bildiğim değişen aşklardır
suskun duvarlarda gözlediğim
yeter, yeter artık çıkardığın
İhanet çemberlerine...

Gel gözlerim
Barışalım artık senle
günahlara koşalım dilersen
huzur veren günahlara
Aşıkları gözleyelim sokak başlarında
derin uykulara batalım
hiç uyanılmayan
umuda koşalım,düşlere
Ve bildiğimiz değişen aşığın
Gelip bizi çıkarmasını bekleyelim
İhanet çemberlerine...

14.06.2001-Gebze
 

Mahmut Kuru

Unutmak:=(

Anlamı yoktur bazı şeylerin. Yaşarken hata yaparız ve bazı hatalardan artık geri dönemeyiz. Ne kadar istesek de zamanı geri alamayız. Ne kadar istesek de bir telefon edemeyiz. Ne kadar istesek de kıyamet kopmak bilmez. Ne kadar istesek de ateş sönmüştür bir kere. Ne kadar istesek de unutmak artık mümkün değildir.

Bir zamanlar önemsenmiş şeylere uygulanamayan eylem. ne kadar değerlerini kaybetseler de hiçbir zaman unutulamazlar. unuttum sanırsınız fakat onlar derinlere bir yerlere saklanmışlardır, abuk subuk zamanlarda ortaya çıkarlar her şeyi mahvetmek amacıyla. buna izin verip vermemek sizin elinizdedir tabii; ama unutmamışsınızdır işte. kendinizi kandırmışsınızdır.

Ben seni nasıl unuturum:=(

kurduğum cümlelerde adın geçmiyor sanıyorsun
oysa bütün
cümlelerimin gizli öznesi sensin
boğazımı sıksan, hani boğsan da sevdiceğim
ben
yine adını heceleyeceğim
kimse bilmeyecek
kimse
anlamayacak
ama ben
yine hep
seni seveceğim

unutuldum,
senden bir haber alamıyorum diyorsun bana
söylesene sevdiceğim
aşkın sımsıkı sarmışken
beni
ben
seni nasıl unuturum?

Kayboldum (Barış Akasru)

Dokun bana çırılçıplak

Hisset beni korkusuzca

Bırak aksın zaman

Teslim oldum ben sana



Yara oldum

Kanar oldum

Senin içinde akar oldum

Kayboldum

Kendimi arar oldum

Senin içinde yakar oldum

Ölüm oldum

Öldürür oldum

Senin içinde ölür oldum

Zaman oldum

Akar oldum

Senin içinde durur oldum

Vurdum En Dibe Kadar....:=(

 
Büyülü gölgelerden
Ruhuma akan zehir
Kandırır Gözlerimi
Sahte bir dünya Verir

Ateşlerle uyandım
Yangın her yeri sarar
Gördüğüm acılarla
Vurdum en dibe kadar

Her yerde ölüm tutar saatler
Kan kusmuş yaralanmış şehirler
Alışılan zamala dokunmayan
Sıradan parçalanmış resimler

Topladım avucumda kaderim
Bir demet gülde arsız dikenim
Enyüksek dağların tepesinden
Boşluğa savrulurda giderim
Barış AKARSU

Kutsal, bayağı ve aşk...:=(

Gün ışırken kalktım.

Sıcak, etüv kazanından yeni çıkmış tüylü bir havlu gibi yüzüme yapışıyor.

Soluk alamıyorum.

Ön balkon biraz daha serin.

Aşağıdaki ağaçların dallarına konan küçük kuşlar, yaprakların gölgeliklerindeki rüzgarı anımsatan hava kıpırtılarından mutlu, şakıyorlar.

Martılar hálá gecenin yorgunluğuyla sersemlemiş haldeler, kısa, kesik, yalvarmaya benzer sesler çıkartıyor, bir çatıdan havalanıp, mecalsizce hemen yandaki bir başka çatıya konuyorlar.

Sıkıntılı ve uykusuz bir geceye rağmen zihnim berrak ama berraklığında garip bir telaş, nasıl söyleyeyim, insanı kuşkulandıran tuhaf bir yapaylık var; sanki birazdan solacak, düzenini kaybedecekmiş gibi tedirgin edici bir duygu veriyor bana.

Sabahın o vaktiyle de, sıcakla da hiç ilgisi olmayan birçok farklı düşünce; sanki zihnin, birbiriyle alakası bulunmayan hatta birbiriyle çelişen sayısız düşünceyle duyguyu, onları birbirine değdirmeden, dokundurmadan, birinin varlığıyla diğerinin bütünlüğünü bozmadan, içinde her mevsimin ve bitkinin bulunduğu büyülü bir bahçe gibi taşıyabildiğini bir kere daha gösterircesine, aklımda dolaşıp duruyor.

Cevizlerini bir an önce saklamaya çalışan endişeli bir sincap gibi o düşünceleri kaybolmadan yakalayıp hafızama yerleştirmeye uğraşıyorum.

Bir yandan da, küçük beyaz incilere benzeyen çiçek tomurcuklarının yan yana dizildiği dallarıyla, aydınlanan sabaha tatlı bir ışık katan limon ağacının etrafında dolaşan hafif sabah rüzgarını solumaya uğraşıyorum.

Dostoyevski’nin, siyasi romanların şaheseri sayılan Ecinniler kitabına Orhan Pamuk’un yazdığı önsözden bir cümle, sanırım bugün yaşadıklarımızla da çok bağlantılı olduğu için, irili ufaklı birçok düşüncenin arasından siyah bir destroyer gibi diğerlerini yararak öne çıkıyor zihnimde: "...en kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlüğün boyutlarının genişliğini görmek..."

Kutsallıkla bayağılığın yan yana ortaya çıktığı, Dostoyevski’nin hemen hemen bütün romanlarında var olan bu şaşırtıcı çelişki, hayatın, insanın, edebiyatın ve kaçınılmaz olarak da en keskin biçimde siyasetin içinde varlığını sürdürüyor.

Dostoyevski’nin bunu bu kadar iyi bilmesinin bir nedeni "kutsal kavramlarla yakından ilgili bir muhafazakarı" ve "dostlarını bile dolandırmaktan kaçınmayan bir kumarbazı" bizzat kendi ruhunda taşımasıysa, bir nedeni de, aynen biz Türkler gibi Rusların da siyasetle çok ilgilenmesi, siyaset yelkenlerinin kutsallık ve bayağılıkla dolduğunu rahatça görmeleri.

Siyaset dünyasına dalanlar, hızını kutsallıktan alan bir bayağılık salıncağında sallanır dururlar.

İhtiraslarının ve bencilliklerinin bayağılığını, kutsal değerlerin parlak renklerinin arkasına saklarlar.

Biz, bugünlerde bunu çok sık görmüyor muyuz?

Ne çok kutsal değer, ne bayağı amaçlar için bir çift zar gibi oyun masasına atılıyor, kazanmak isteyenler elleri titreyerek en büyük sayıyı tutturan "kutsallığı" yakalamak için çabalıyorlar.

Bunları düşünürken, coşkulu bir gece vakti Çetin Altan’ın Faruk Nafiz’den söylediği o muhteşem şiir, onun sesiyle yankılanıp duruyor içimde.

"Sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin

Sana kafir dediler, diş biledim Hakk’a bile

Topladın saçtığı altınları yüzlerce elin

Kahpelendin de, garez bağladım ahlaka bile."

Kutsallıklarla bayağılıklar arasında dolaşıp duran insanoğlu, ne kutsallıkla ne de bayağılıkla ilgisi bulunmayan böylesine güçlü ve böylesine temiz bir duyguyu nasıl bulup çıkarıyor içinden?

Bütün kutsallıklara, tanrıya da, ahlaka da, güzelliğe de meydan okuyan, bütün hepsini reddetmenin kıyısına gelen ve hepsinden ayrı, tekbaşına, kendi kutsallığını yaratan böylesine cesur bir masumiyet, nasıl oluyor da kirli ruhlarımızda hiç lekelenmeden varlığını sürdürebiliyor?

İnsanların büyük çoğunluğu kutsallıklara sahip çıkarak bayağılaşırken, nasıl oluyor da aralarından biri kutsallıkları reddederek kutsallaşıyor?

"Sana kafir dediler, diş biledim Hakk’a bile"

Tanrıya söylüyor bunu.

Hiç korkmadan.

Çok sevdiğinizde, gerçekten, yürekten sevdiğinizde, bir kutsallığa sığınmaya çalışmıyorsunuz sanırım, tam aksine o kutsallıklara bile başkaldırıyorsunuz.

"Tanrı, bayrak, vatan" sözcüklerini kendinize siper etmiyorsunuz, gerçek sevginin verdiği güçle kutsallık sığınaklarını terk ediyor, duygularınız ve düşüncelerinizle ortaya çıkıyor, her türlü cezaya, öfkeye, saldırıya göğsünüzü açarak söylüyorsunuz söylemek istediğinizi.

Ve, ne gariptir ki böyle zamanlarda kutsallıklardan uzaklaştıkça bayağılıklardan da uzaklaşıyorsunuz.

"En kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlük," bu sarsıcı ve utandırıcı çelişki, hayatın ve siyasetin çirkinliklerle dolu bu geniş arazisi, yalnızca gerçek duygular ve düşüncelerle yeniden dolmak için boşalıyor.

Hakk’a diş bileyip, ahlaka garez bağlayabiliyorsunuz.

Bunu bu güçle ve güvenle söylediğinizde tanrı da insanlar da anlıyor sizi, kutsallığın kullanıla kullanıla aşınmış zırhı değil, içtenliğin çırılçıplaklığı sizi koruyor.

Bu çırılçıplak içtenliği, onun her türlü savunmayı elinin tersiyle iten güvenini, bayağılıktan uzak cesaretini, kutsallığa başkaldıran kutsallığını bir kez gördüğümüzde, fark etmeden de olsa aslında hep onu, o çıkarsız masumiyeti istiyoruz.

Onu arıyoruz.

Ama biz de bayağılıklara düşkünlükle sakatlanmışız.

İstediğimizi söyleyecek cesareti bir türlü ruhumuzda bulamıyoruz.

Başkalarını olduğu kadar kendimizi de kandırarak, kutsallıkla bayağılığın gürültücü sesinin peşine takılıyor, böyle davranmayanları üstelik bir de aşağılıyoruz.

İşte, en çok da o sahte aşağılamalardan aldığımız zevkte ortaya çıkıyor bayağılığımız.

Kendimizden daha cesurları, kendimizden daha içten olanları bir yanımız hayranlıkla izlerken, bir yanımız da onları "kutsallıkların" o güvenli gölgeliğine sığınmadığı için suçluyor.

Suçlamak da zorunda.

Onları beğeniyorsak, onlar gibi davranma mecburiyetiyle karşı karşıya kalırız çünkü.

Hangimiz, "sana kafir dediler, diş biledim Hakk’a bile" diyebilir?

Kim, tanrının bile olmadığı kimsesiz bir çöle yalnızca kendi duygularıyla girmeyi göze alabilir?

Bir şair belki.

Bir aşık...

Gerçekten seven biri.

Çünkü ancak gerçek ve içten bir düşkünlük, hesapsız bir bağlılık, pazarlık kabul etmeyen sonsuz bir istek, ruhumuzu tek başına kaplayacak bir güce ve genişliğe sahiptir, ancak böylesine bir tutku kendine yer açmak için içimizdeki kutsallıkları ve bayağılıkları silebilir.

Arınmak, ancak böyle mümkün olabilir.

Bu olmadığında, "en kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlüğü" bir arada görürsünüz.

Ecinniler romanında Dostoyevski gerçekten de bu çelişkiyi en sarsıcı biçimde gösterir, "dört üniversitelinin davadan dönen arkadaşlarını" öldürdüğü gerçek bir olaydan aldığı hikayesinde biz "kutsallıkları ve bayağılıkları" görürüz ama beni daha da etkileyen, "kutsallıklara kapılmış" insanların "delirmeye" "cinayete" ve "intihara" gidişlerinin macerasını anlatma biçimidir.

Kutsallık ve ölüm arasındaki o ürkütücü bağın ortaya çıkışıdır.

Hayatı, toplumu, tarihi etkileyecek, biçimlendirecek güce sahip o görkemli kutsal değerleri bütün ağırlığıyla alıp hayatlarının merkezine koyanlar, bu değerlerle kendi küçük zaafları arasında sıkışmaya başlarlar zamanla.

Ya değerlerinden ya zaaflarından vazgeçeceklerdir.

İkisinden birinden açıkça vazgeçebilen genellikle pek azdır.

İkisinden de vazgeçemezlerse, ikisi de ruhlarına aynı güçle hükmederse intihar ya da cinayet kaçınılmaz olur.

Mutlaka biri ölür.

Ama bu ikiliğe sıkışanlarda genellikle görülen içtenliklerinden vazgeçmeleridir.

İçtenliklerinden vazgeçenler bayağılıklarına teslim olur, hiçbir acı, hiçbir utanç duymadan kutsallıkların sözcülüğüne soyunur ve başkalarını ölüme gönderirler.

En çok da onların sesi çıkar, kutsal değerlerden en çok onlar söz eder, insanlığın "yüce" bulduğu değerlerin arkasına en çok onlar saklanırlar.

Onların bir ikilemi, çelişkisi, çıkmazı, ıstırabı yoktur.

Bu "rahatlığa", bayağılığın nirvanasına ulaşanların, işte en çok onların arasından çıkar başkalarını yönetmeye meraklı olanlar.

Ve, onlar kadar bayağılaşamamış, onlar kadar rahatlayamamış olanlar, hálá küçük vicdan azapları hisseden ama tam bir içtenliği de göze alamayanlar da "taraftar" kadrosuna yazılırlar.

Ne kutsallıklar adına gümbürtülü nutuklar atarlar ne içtenliğin saflığına yaklaşırlar, küçük konuşmalarda "kutsal" klişeleri mırıltılarla tekrarlarlar. Bir sabah vakti için tuhaf düşünceler bunlar, biliyorum.

Yorgunluk ve sıcakla hırpalanmış telaşlı bir zihnin, sabah serinliği tümüyle kaybolmadan, ötüşen kuşların ve kokusu gardenyaların kokusuna karışan limon çiçeklerinin tadını çıkararak kendi içinde çıktığı bir düşünce avcılığının sonuçları.

Martılar bir şeyler için yalvarıyorlar.

"Ecinniler" hálá her yanda.

Öldürüyor ve öldürtüyorlar.

Ama şairler de var.

Onlar, şu bayağı ruhlarımızı biraz sükûnete kavuşturuyorlar.

İçtenlikleri, cesaretleri ve acılarıyla.

Size o müthiş dörtlüğün devamını da yazayım, içtenliğin bedelinin de pek kolay olmadığını görün.

"Sana çirkin demedim ben, kafir demedim

Bence dinin gibi küfrün de mukaddesti senin

Yaşadın beş sene kalbimde, misafir demedim

Bu firar aklına nereden, ne zaman esti senin."

Hayat, sıcak ve yorgun bir gecenin sabahında böyle görünüyor bana.

Ecinnileri ve "firari"leriyle.

Belki de solgunlaşan bir zihnin sabah sayıklamaları bunlar.

"Sana çirkin demedim ben, kafir demedim"

Sadece...

İçtenliğin yok senin.



Ahmet ALTAN tarafından yazılan bu makale, 01 Temmuz 2007 Pazar günü yayınlanan Hürriyet Gazetesindeki köşe yazısıdır.

Unutmaya Teşebbüs-Figen Yarar

 

Unutulmak  senin tercihindi
Unutmak benim zorunluluğum

Tıpkı mevsimler gibiydin
Yazı-kışı ve baharları olan
Ama her bir günü
Dönüşümsüz buruşturulup  atılan
Biriktin ömrümde
Uçsuz bucaksız özlemlerle

Unutmayı öğreniyorum
Her doğan yeni günle
Çünkü unutulmak senin tercihindi
Unutmak benim zorunluluğum

Biliyorum uzaklaşmak zor
İlk dokunuşunun sıcağından
Gözlerindeki limandan demir almak
Çevirmek rotayı sensizliğe
Ve tensiz sevişmelere yol almak çok zor

Dilsizdi sevişmelerimiz belki
Ama ikimizde inkar edebilir miyiz
tenlerimizin ıslak ve yanık çığlıklarını
sessiz de olsa söyle
inkar  edebilir miyiz

Sıradan her şey
Gün yine doğuyor
Yine devrediyor geceye korkularını
Tıpkı sen gibi
Biliyorsun  sıradanlığı sen seçtin
Unutulmak  senin tercihindi
Unutmak benim zorunluluğum

Hissediyorum
Kinleniyor aşk sana
Her hangi bir gün olacak belki
Alışıla gelmiş bir bahar gibi gösterecek kendini
Sen  yeşile büyüleneceksin ki
Hiç de  alışıla  gelmemiş bir yazda bulacaksın kendini
Alev- alev saracak bedenini
İşte o an anlayacaksın
Unutulmak isteyenin tercihinin
Unutmak zorunda kalandaki sürecini

Ama üzülme
Demek ki unutmaya teşebbüs edebiliyor insan
Bekli de unutabiliyor
Unutulmayı  isteyenler  olduğu sürece
Unutmak zorunluluk oluyor..

HAYAL KIRIKLIĞI:=(

Kimi kimsesi yalnızca kadınlığı olan hayat
Unutulmaya bırakılmıştı onyedisinden sonra
Çocuk yüzünün artığından
Eksik gedik bir umut yamadı yirmisine
Anlamı yola düşürmek
Umudu yola getirmekti biraz da
Gecenin beyazına kömürün tozu yağdı
Kadın hayatlarının içine
Hayat kırıklıklarının dışına

Dudağımın kıyısında yol bitti
Yüreğimde is kaldı


Yaşam Bumudur???:=(Uzun ama okuyun mutlakaaaa!!!

Yaşadığımız şu hayat nekadar bizim hayatımız ?
 Hiç düşündünüz mü?
Günlük yaşamımız çok mekanik,çok yüzeysel.
Hergün ofislerine,işyerlerine giden,
çoğu istemedikleri halde sevmedikleri işlerde çalışan insanlar
bu mekanik ,yüzeysel yaşamın dişlileri gibi.
Onların iş dışında yaptıkları da
kendilerinden kaçmanın bir yolu veya kendi kendilerine
kalabilmenin sıkıntılarından uzaklaşma çabası.
 Acılarını unutmak,korkularını hatırlamamak için
alkole,uyuşturucuya,cinsel coşkuya,ritüellere,futbol maçına,ihtiyaç
duyuyor ama bu etkinlikler bitince korkuları da ,acıları da
bıraktığı yerde onu bekliyor.
İnsan herşey için vakit bulabiliyor fakat kendini bilmek yönünde ne
bir çabası ne de zamanı var.
Birçogumuz bağımlıyız.
Bu bagımlılıklarımız bizi mekanik kölelere dönüştürmüş.
Kimimiz işimizin,kimimiz servetimizin.paramızın,kimimiz
karımızın,kocamızın,çocuklarımızın kölesiyiz.
Hep birşeylere,birilerine,biryerlere bağımlı olmak
istiyoruz.Bağımlılıkta güven arıyoruz.Bazen malda,mülkde, bazen
bilgide güvenlik arıyoruz.
Bilgi sahibi olarak güç ve konum elde etmek dolayısıyla bilgiyi bile
kendi kişisel çıkarlarımız için kullanmak istiyoruz.
Bütün hareketlerimiz,bütün yaptıklarımız,bütün düşüncelerimiz BEN
MERKEZLİ.
Yarattığımız dünyaya önyargısız bakamıyoruz.
Çirkin,gürültülü,açgözlü şehirler gün geçtikçe daha da büyüyor ve
biz yarattığımız şeyin en doğrusu olduğunu düşünüyoruz.
Doğanın sunduklarını hiç bitmeyecek,hiç tükenmeyecek gibİ bir
zorbalıkla kendi aç gözlülüğümüz için sonuna kadar kullanıyoruz.
Yolda yürürken,bir yerde oturup dinlenirken kafamızı kaldırıp
gökyüzüne bakmıyoruz,ağaçları, bitkileri,çiçekleri görmüyoruz.
Kaldı ki bakarsak bile önyargılıyız, ondan nasıl
yararlanacağımızı,kendi çıkarımız için nasıl kullanacağımızı
düşünerek bakıyoruz.
Biz özgürlüğü sadece her istediğimizi yapabilmek olarak
alglıyoruz.Yapmak istediklerimiz ise sıradan,sıg ve son derece
yüzeysel şeyler.Kendimizden,çatışmalarımızdan,korkularımızdan
kaçış.Oysa insan ,bütün bu
koşullanmalarından ,bağımlılıklarından,biriktirdiklerinden,geçmişin
bilgisinden( psişe anlamında) kurtulmadıkça gerçek özgürlüğü
bilebilirmi?
Biz dışsal özgürlügü düşüncelerimizde yüceltirken,onu zor
bulunan birşeymiş gibi kıymetlendirirken içsel özgürlüğümüzü hiç
önemsemedik.
İçsel özğürlüğü tanımadan ,içimizdeki çatışmalardan kurtulmadan ve
bu çatışmalarımızı şiddet olarak dışa yansıtırken nasıl sağlılklı
ilişkilerkurabilir ve nasıl elbirliğiyle kirlettiğimiz şu dünyayı
yaşanılası biryeryapabiliriz.
Küçük yaşlardan başlayarak çocuklarımıza bilginin bir insan için
nekadardeğerli olduğunu anlatır dururuz.Bu çocuklar birgün bize :
Siz bubilgilerinizle dünyayı bu hale getirdiyseniz pek okadar da
matah birşey olmasa gerek'derlerse ne cavap vereceğiz?Sahip
olduğumuz bilgi: dünyada açlıgı,susuzlugu
giderebilir,sefaletiazaltabilir,doğayı koruyabilir,hayvan ve
bitkilerin sürgit yaşamasınayarayabilir.Peki biz bilgiyi bunlar için
mi kullanıyoruz yoksa kıyım için mi ?
Biz sahip olduğumuz bilgiyi bile kendi hırslarımız,kendi
açgözlülüğümüz
için kullanıyoruz.İnsan kendini bilmeden,içindeki
şiddetin,açözlülüğünün,kıskançlığının
farkında olmadan bu dünyada hiç bir köklü dönüşüm
gerçekleşmez.
Şimdiye kadar hiçbir ideoloji
,hiçbir din,hiçbir felsefe,hiçbir fikir insanı içsel olarak
değiştirmedi.Şiddet eğiliminden kurtaramadı.İnsan bütün
fikirleri,bütün
ideolojileri kendi aklına uydurarak yine kendi çıkarı için
kullandı.Rejimler değişti,ideolojier değişti ama insan(psişesi) hep
aynı kaldı.Degişim gibi görünen herşey ,suyun yüzeyini
yalayıp ,dalgalandıran rüzgardan öteye gidemedi.Suyun
derinliklerinde hiç bir değişim olmadan rüzgarın
etkisi kayboldu.
Bizim yaşamımız çogunlukla mekanik,sıkıcı,kederli,acılı.Arada
bir kısa,kısa sevinçler mutluluklar,hazlar da var. sos misali.
Bu yaşamda ben merkezli düşünmek ve davranmak,kendimizi hep başka
birşey olmaya koşullandırarak sınırlarımızı zorlamak içimizdeki
çatışmayı ve şiddeti körüklüyor.
Biz binlerce yıllık insanlık serüvenin sonucuyuz .

KORKUYORUZ.
Korkularımızın kölesiyiz.
Güvenlik arıyoruz.Korkularımızdan özgür olduğumuzda dünya bizim için
daha güzel bir yer olacak.

ßu Site Gothic Tarzını ßelirleyen Ya Da Kendini Burda Bulmak İsteyenler İçin Kurulmuştur. Her Hakkı Saklıdır.Site Yazıları Blog Sahibine Ait Değildir.Alıntı Ya Da Çalıntı Yaparken Yazının Altındaki Kaynak Linkini Veya Yazılmış Olan Telif Sahibinin Adını Vermeyi Unutmayınız.Emeğe Saygı Lütfen.
Copyright © 2007 - 2009
Designed by ±†WamqireS†±
İçimizdeki Karanlık
http://wampirsifen.bloggum.com
Toplist Gothic Toplist by nachtwelten
Locations of visitors to this page