Apocalyptica - I Don't Care (Ft. Adam Gontier) Türkçe Anlamı!!!
Try to make it through my life, in my way, there's you
I try to make it through these lies, that's all i do
Just don't deny it
Just don't deny it and deal with it, yeah
Just deal with it
You try to break me,
You wanna break me...bit by bit,
That’s just part of it
If you were dead or still alive
I don't care, i don't care
And all the things you left behind
I don't care, i don't care
I try to make you see my side
Always trying to stay in line
But your eyes see right through
That's all they do
I'm getting tired of this shit
I've got no room when it's like this
What you want of me just deal with it
(Nothing can care about, nothing can care about)
(You won't be there for me, you won't be there for me)
If you were dead or still alive
I don't care, i don't care
And all the things you left behind
I don't care, i don't care
I don't care
Tercümesi
Umrumda Değil
Hayatım boyunca düzeltmeye çalıştım, bu yolda, bu sensin
Bu yalanlar yüzünden düzeltmeye çalıştım, yaptıklarım bunlardı
Sadece inkar etme
Sadece inkar etme ve anlaş, evet
Sadece anlaş
Beni kırmaya çalıştın
Beni kırmak istedin...parça parça
Bu sadece onun bir parçası
Ölmüş veya hala yaşıyor olsanda
Umrumda değil, umrumda değil
Ve geride bıraktığın hersey
Umrumda değil, umrumda değil
Seni yanımda görmeye çalıstım
Her zaman çizgide kalmaya çalıstım
Ama gözlerin doğruyu gördü arasından
Yaptıkları herşeyin
Bu saçmalıktan yorulmaya başladım
Böyle olduğunda bir fırsatım da yok
Sadece anlaşmak benden istediğin
(Hiçbirşeyi önemsemiyorum, hiçbirşeyi önemsemiyorum)
(Benim için orda olmayacaksın, benim için orda olmayacaksın)
Ölmüş veya hala yaşıyor olsanda
Umrumda değil, umrumda değil
Ve geride bıraktığın hersey
Umrumda değil, umrumda değil
Ölmüş veya hala yaşıyor olsanda
Umrumda değil, umrumda değil
Ve geride bıraktığın hersey
Umrumda değil, umrumda değil
Ölmüş veya hala yaşıyor olsanda
Umrumda değil, umrumda değil
Ve geride bıraktığın hersey
Umrumda değil, umrumda değil
Albüm: Worlds Collide
Gotik sözcüğü...
dekorasyon.Oysa, bu sözcüğü ilk kez kullanan Rönesans dönemi İtalyan sanatçıları için Gotik terimi oldukça değişik bir
anlam taşımış ve klâsik biçimlere karşı çıkan Kuzeyli barbarların, özellikle Cermen kökenli halkların kültürünü
simgeleyen bir sözcük olarak geçerlik bulmuştur.
Gotik sözcüğü ilk önceleri Rönesans olgusunun dışında kalan tüm barbar kültürü ifade etmek için kullanılmıştı. Ancak
sonradan, bu kültür daha iyi anlaşılıp, takdir edilmeye başlanınca daha dar bir anlamda, yalnızca mimari bir biçimi
belirtmek amacıyla kullanılır oldu. Daha yakın dönemlerde ise, halk dilindeki anlamıyla, tümüyle dinsel yapılarla,
özellikle katedraller ile bağdaştırılan bir terim haline geldi. "New English Dictionary" (Yeni İngilizce Sözlük) Gotik
sözcüğü için şu tanımı vermektedir:
"Batı Avrupa’da XII. yüz yıldan XVI. yüz yıla kadar yaygın olan mimari stil için kullanılan terim. Stilin temel özelliği
sivri kemerlerdir. Aynı zamanda mimari ayrıntılarda ve süslemede de uygulanmıştır".
Aslında bu tanım yeterince kesin değildir. Mimarlık tarihi uzmanlarından bir çoğu, Gotik stilin temel özelliğinin sivri
kemerler olduğunu kabul etmeyip, farklı kuramlar ileri sürebilirler. Ayrıca, Gotik stili yalnızca mimarlığa özgü olarak
kullanmak da pek doğru değildir. Zira Gotik yalnız yapılar için değil; mobilyalar, giysiler, süslemeler, hatta mutfak aletleri
ve davranış biçimleri için bile geçerli bir kavramdı. Ne var ki, günümüzde kilise yapılarının dışında Gotik stilden geriye
hemen hiç bir şey kalmamıştır.
Gotik ortaya çıkana dek Batı Avrupa’daki tüm yapı biçimlerinin temelini oluşturan "Romanesk" mimarlık oldukça basit
bir ilkeye bağlıydı ve özünü eski bazilika inşaatlarından almıştı. Bu ilke, dört duvar üzerine oturtulan düz bir çatıdan
ibaretti. Eğer çatı kubbeli ya da çıkıntılı olursa, yan ağırlıkları taşımaları için duvarların kalınlaştırılması gerekliydi. Bu
nedenle, geniş iç mekânlar gerektiren büyük yapılarda duvarlar fazlasıyla kalın yapılıyordu. Duvarların yeterince sağlam
olması için ise pencerelerin pek küçük olmaları gerekiyordu. Sonuç olarak, Romanesk yapılar bodur ve hantal
görünümlü, iç mekânları karanlık ve hüzünlü yapılardı.
Gotik mimarlar, iç mekânlarda yeterli genişliği sağlayan sivri ve yüksek kemerler kullanarak, Romanesk yapıların
uygunsuz koşullarından kurtulma çaresini bulmuşlardı. Üstelik kemerli payandalar kullanarak yan ağırlıkları
desteklemesini de biliyorlardı. Bu sayede, duvarların üzerindeki büyük yük azaltılmış oluyordu. Açılan büyük pencereler
ve kullanılan renkli camlar iç mekânların tatsız karanlığını ve hüznünü yok ediyordu. Zamanla, yapıyı oluşturan çeşitli
öğeler; kemerler, payandalar, sütunlar ve duvarlar, tıpkı bir makinenin gerekli parçaları gibi, bütün halinde uyumlu bir
sistem biçimine dönüştü. Yapının çeşitli öğelerini uyumlu bir biçimde örgütleyen bu bütüncül sistem Gotik stilin özünü
ve Romanesk stilden ayrılmasını sağlayan ana niteliğini oluşturdu. Kemerler, payandalar, sütunlar gibi teknik özellikler
stili belirlemede ikinci plana düştü.
Violet-le-Duc’ün ünlü Gotik tanımına göre; "tümüyle Romanesk stilden ayrı evrimleşmiş olan Gotik stilin ayırt edici
özelliği, yapının tüm karakter ve görkeminin titizlikle örgütlenmiş ve içtenlikle uygulanmış bir sisteme bağlı
olmasındadır".
Moore’un tanımlamasına göre; "Gotik mimari kısaca, payandalar ve ayaklar tarafından taşınan bağımsız bir kemerler ağı
ile bunların üzerine oturtulmuş bir çatının oluşturduğu bir yapı sistemidir. Yapının tüm dengesi, ağırlık ve karşı-ağırlıklar
sayesinde sağlanmıştır. Tüm sistem, mimari koşullara ve sanatsal formlara uygun, konularını doğadan alan yontularla
bezenmittir. Gotik, dinsel inanç ile esinlenmiş, ulusal ya da yöresel tutkularla uyarılmış laik zanaatkârların ürünü olan
yaygın bir kilise mimarisidir".
Moore, Gotik’in anahtarını payandalarda bulur. Diğer uzmanlar farklı kuramlar sunarlar. Porter’a göre temel nitelik
kemerli çatıdır. Phillips sivri kemerlerin tüm sistemin özü olduğunu ileri sürer. Gould için, en üstün değer taş çatılardadır.
Oysa Lethaby, Gotik stilin özünü bu tür teknik özelliklerden çok, yapının genel Orta Çağ karakterinde bulmaktadır.
Bilim Adamlarını Çıldırtan Sorular . . .
Yüzmek zayıflatıyorsa balinalar nerede yanlış yapıyorlar?
Süper yapıştırıcı herşeyi yapıştırdığı halde niçin içinde bulunduğu tüpün iç çıdarlarını
yapıştırmamaktadır?
Niçin yanlış çevrilen telefon numarası hiçbir zaman meşgul çalmaz?
Niçin falcıya gitmeden evvel randevu almak gereklidir? Geleceğimizi bilemez mi?
Eğer bugün hava sıcaklığı 0 derece ise ve yarın iki kat daha soğuk olacaksa, yarın hava kaç derece
olacaktır?
Niçin "tek heceli" kelimesini diyebilmek için dört hece kullanmaktayız?
Neden insanlar gökyüzünde 400 Milyon yıldız var denildiğinde inandıkları halde, yeni boyalı yazan
yüzeyi elleriyle yoklarlar?
Niçin limonlu gazozların içerisinde bir sürü suni tatlandırıcı varken bulaşık deterjanında gerçek
limon suyu kullanılmaktadır?
Işık 300.000 km/sn hızla yayıldıgına göre karanlık hangi hızla çökmektedir?
*Işık hızında giden bir arabada oturduğumuzu varsayarsak, farları yakınca ne olur?
*Niçin fare kokulu kedi maması yok?
*Teflona hiçbir sey yapışmadığı halde teflon tavaya nasıl yapışmıştır?
*Niçin uçaklarda paraşüt yerine can yeleği vardır? Eğer uçağın karakutusu kaza anında parçalanmıyorsa
neden bütün uçak bu kutunun üretildiği maddeden yapılmamaktadır?
Bunların tamamını akılcı bir şekilde cevaplayabilen kaç deli vardır
Tetiği Çekiyorum
bir mermi war şakağımda...
intihar denemeleri yapıorm..
dar ağacının altında...
hayat dolu hayallerim geçiyor üstümden,
bir ayrılık şarkısı war bu günümde...
beni bırakıp gittiğin bu şehirde...
şizofren bir aşk yaşatıyorm gecelerde...
nikotin kokan ellerimle,
çektiğim her nefeste,
zehirliyorm beni kirli emellerimle...
sen benim en büyük yanılgımdn,
yıkıldığımı kabul ediyorm...
alnıma gönlünü dayadığın gün geliyor aklıma..
dem wuruyor efkarım,isyan ediyorm...
her gece yeni bir öykü dökülüyor dizelerime,
ihanetini sakladığın o şafaklara değiyor hergün gözlerim...
küllerime basıp geçiyor sana gelen dizlerim...
yokluğunu çekmek zor olsada...
içimden terkediyorum seni...
son nefesimide adına harcıyorum,,,
bir mermi war şakağımda,,
düşlerimin tetiğini çekiyorm....
NediR Ki HaYaT
Çocukluk bir çırpıda geçmiştir,bir şey anlamamışızdır.Komşunun bahçesinden erik çaldığımızı,çelik çomak oynadığımızı,uzun eşek oynarken de nasıl atlayışımızla arkadaşlarımızı yere yıktığımızı hatırlarız hayal meyal.Zaten o günlerde ailemiz de bizi hiç anlamamıştır.Ama bir öğretmenimiz vardır yine de kıyıda köşede hepimizin.Belki de bizim adına ‘’aşk’’ dediğimiz ama adı ‘’hayranlık’’ olan duygularımızın sebebi öğretmenimiz.Bir bakışının bizim için dünyalara bedel olduğu öğretmenimiz.Hepimiz hatırlarız az çok, başımızı ilk okşadığı günü,sonra okulun biteceği gündeki göz yaşlarımızı…Ha unutmadan o çocukluk yıllarından kalma pamuk şekerimizin,elma şekerimizin de tadı hala damağımızda gezinirken,uçurtmamız da kim bilir belki de hala uçuyordur özgürce, masmavi gökyüzünde Sait Faik’ in ‘’Son Kuşlar’’ıyla birlikte…Baksak mı acaba hala orada mı diye?
Gençliğe adım attık hani günün birinde de...O da nasıl geçti hiç anlamadık ki!Artık aşk değil aşklar doldurmuştu hayatımızı ama biz onların hiçbirini hatırlamaz hale geldik.Neydi yaşadığımız,hayatımızı sadece hevesler mi doldurmuştu? Düşünür düşünür üzülürüz …Sonra bir gülümseme kaplar aniden içimizi hemen,yüzümüze yansır ,gözlerimiz ışıldar hatırlarız o yılları, geçer önümüzden bizim başlıksız şiirimizin dizeleri.Nasıl da okulu kırmıştık?Maçına gitmiştik belki de Fener’in ya da buluşmuştuk kız arkadaşımızla da okulun yanındaki pastanede bir şeyler içerken onunla ‘’olmayacak’’ geleceğimizi konuşmuştuk veya muhallebiciye gitmiştik de ağzımız tatlanmıştı…Ya ‘’Annem babam görürse!..’’ korkularına ne demeli?Az mı saklandık köşe başlarında,mektuplar yazdık gizliden,resimler verdik mendillere sarılı...O günün endişeli yüzünün bugünlerde bizi gülümseteceğini nerden bilirdik…Sonra…
Çalışmak lazımdı hem de çok.Herkesin dilindeydi bu kelime.Belki de kelime dağarcığımıza eklediğimiz hiç unutulmayacak bir sözcüktü bu ‘’çalışmak’’. Hep günleri yedik,soruların ve sorunların içinde,gelecek için lazımdı ama gelecek için derlenirken bugünün bittiğinin farkına varmamıştık.Gençlik gidiyor mu ne?
Belki de ilk ayrılışımız oldu ana kucağından yar ocağına,vatan kucağına gidişimiz.Ağladık ,üzüldük,sevindik,heyecanlandık,korktuk…Ne çok duygu varmış meğer…Hepsini öğrendik bir bir.Düşünmedik hiç; acaba bunlar bizi nasıl bittirir? Hepsi bir oldular yüklendiler bize.Hepsini yaşadık,..istemesek de çoğunu yanımızda yamacımızda yaşadık, yaşattık…Sonra ne oldu peki?Eee artık büyümüştük,ama annemize bunu bir türlü anlatamadık,hala arkamızdan bağırdı pencerelerden,’’Üzerine hırkanı almayı unutma,üşütürsün,vakitli gel,sen anlamazsın…’’ Hatta ’’Sütünü iç!’’ Abartmıyorum değil mi?Abartıyorum…Peki,belki azıcık abartıyorum ama ben değil,kalemim...Neyse,bunlar bize ‘’Offff!’’ kelimesini öğretirken,asıl acı kelimenin ‘’Yok!’’ olduğunu öğreneceğimiz günler de kapımızdaydı elbet.Öğrendik...İş istedik ’’Yok! ‘’çıktı, aş istedik ‘’Yok!’’ çıktı -hadi kafiyeli olsun- eş istedik o da ‘’Yok!’’ çıktı.İşin olmadığı aşın olmadığı yerde zaten ‘’eş’’ olur muydu?Ama yine de başardık.Analarımız-babalarımız sağolsun,bizi bir şekilde düşündüler; kurdular mesut yuvamızı…Mesut yuvamızı,mutlu yuvamızı,huzur dolu mesut yuvamızı…Hep mutlu ve huzur dolu olsun istedik ama ah o ‘’Yok!’’ yok muydu?Oydu bizi bitiren kendine benzeten, yok eden.Hayat kavgasının içinde bakamadık yüzüne şöyle bir derinden o en güzelimizin,dinleyemedik akşamüstü taş plakta Zeki Müren’in billur sesini,yürüyemedik ada sahillerinde ve mehtaba da çıkmadık Heybeli’de…Hep hayalini kurarken yine hayallerde kalıverdi her şey, onun son nefesini verdiği gün…Bilmezmişiz meğer bir yarımızın o olduğunu, bunu da onun yokluğunda anlayıverdik-okuyucum o günde değilsen eğer sen hayalden kurtar hayatını ve başlığını koy bu şiirin- Her şey bitti sandık ama bitmemişti.İlk anne baba olma heyecanını bize yaşatan varlık karşımızdaydı ve bizim de ona aynı sırayla şaşmadan bize yapılanları bir bir yapmamız gerekiyordu.O yapamazdı ne de olsa,hala ‘’çocuktu’’ …
Ve galiba yaşlandık.Eğer yaşlanabildiysek tabi.Sigaranın kurbanı,trafik kurbanı,terör kurbanı…kurbanı,kurbanı,kurbanı,kurbanı olmadıysak bir köşe başında yaşlandık büyük ihtimal.Aynaya baktık,saçlar ak ak olmuş.İyi de galiba yalan söylemiş Cahit Sıtkı ‘’Yolun yarısı 35!’’ derken…70 demez oysa kafa kağıdı .Hayatı anlamışız artık,’’Siz gelirken biz dönüyoruz.’’ demeye başladık sık sık.Çocuklar hep abla derdi,ağabey derdi de bize, şimdi ne oldu da amca olduk,teyze olduk anlamadım…Tamam tamNe Oldu Ne Oldu Ne Oldu panlamak istemiyorum sadece.Anlayacağımı anladım,hayat sadece iki kelimeymiş :
Anneme,babama,kardeşlerime,eşime,çocuklarıma,mazid e kalan güler yüzlü öğretmenime,muhallebicide buluştuğum kıza,’’Son Kuşlar’’la uçan uçurtmama,…’’SENİ SEVİYORUM’’ demekmiş…Geç olduğunu düşündünüz bir an belki de,geçti aklınızdan bir bir,peki hiç yok mu yine de bunu musalla taşına giderken bile olsa söyleyebileceğiniz bir sevdiğiniz?
Hayat,nedir hayat?Yarından emin olmadığımız gelecek mi adını bile koymadığımız geçmiş mi?İşte böyle bakakaldık ,ortalarda kalakaldık başlıksız şiirler gibi adı olmayan geçmişimizle…Sessiz yakarışımızla,çığlıklarımızla kalakaldık…Yine de…
Hayat
Yaşamak Nerdeysen Çık....
Çıkmadı saklandığı yerden yaşamak!
Duymadı sanki, sanki adam hiç konuşmamış gibi durdu sonra...
Konuşmadı duvarlar adamla, saksıdaki hiç bir çiçek gülümsemedi,
Çerçevelerdeki resimler çevirdi yüzünü,
Soba yanmadı hiç, yanan vardı yerine çünkü...
Kalktı ayağıya adam ve dedi ki '' yaşamak nerdeysen çık''
Yaşamak çıkmadı hiç olduğu yerden!
Bir ıslık bile çalmadı rüzğâra tutup yanaklarını,
En iyi bildigi şarkıyı bile söylemedi,
Pencereler kapandı açılmadı,
Kapılar gıcardamadı,kapının kolu düştü yere tutamadı adNe Oldu Ne Oldu Ne Oldu
Kaç kolu vardı unutmuştu çünkü...
Yürüdü adam ve dedi ki ''yaşamak nerdeysen çık''
Bakmadı yaşamak sesin geldigi yere,çıkmadı hiç,
Yaralı bir kuş konmadı avludaki dalına ağacın,
Ağaç, dallarını kendine saplamıştı zaten,
Toprak suyunu kabullenmez olmuştu,
Akasyalar açmadı çiçeklerini beyazlar giyip,
Beyazı karaya boyamışlardı çünkü...
Döndü adam ve dedi ki ''yaşamak nerdeysen çık''
Kulaklarını tıkadı ve göstermedi yüzünü yaşamak çıkmadı,
Gece ağlamadı,
Bulut ayı saklamadı, yıldızlar karışmadı sese,
Bir gülümseme duyulmadı,
Bir karanlık vardı etrafında adamın, bir sabahın menzili,
Bakamadı adNe Oldu Ne Oldu Ne Oldu
Kaç zamandır gözleri yoktu çünkü...
Durdu adam ve dedi ki ''yaşamak nerdeysen çık''
Çıkmadı yaşamak, uykudaydı sanki,
Paramparça oldu yüreginde sakladığı her şey,
Günler bir garip, aylar muzdarip,
Yıllar geride kalmış, yüzyıllar hiç olmamış,
Saat yolunu şaşırmış, yelkovan hep yerinde kalmış,
Zaman durmuştu çünkü...
Gözleri ufka baktı adam ve dedi ki ''yaşamak nerdeysen çık''
Çıkmadı yaşamak,
Daha bir gizlendi gizinde ortada kalan yaşama bakarak!
Tınısını kimse duymadı kemanın tellerindeki,
Rengi belirmedi, gidenin ardından söylenen türkünün,
Uslanmadı, çocukluğundan getirdiği çocuk,
Us'unda kalmadı bir gelincik sabahı;
Gece bitmemişti çünkü...
Sendeledi adam ve dedi ki ''yaşamak nerdeysen çık''
Yaşamak baktı sadece, görmedi adam;
Çıkmadı saklandığı yerden,
Aşk yerini yalnızlığa-yalana,
Sevmek bıraktı kendini tanımsızlığa-talana,
Umut olmamış gibi durdu uzakta,
Bir eli cebinde ağladı gökyüzü;
Gülmeyi unutmuştu yeryüzü çünkü...
Düşledi adam düşlerini ve dedi ki ''yaşamak nerdeysen çık''
Bir kâğıt gibi buruşturup attı düşlerini adamın,
Ve saklandığı yerden çıkmadı yaşamak,
Ne bir sese sarıldı sessizlik,
Ne sessizliğe koştu bir çığlık,
Kızıllığı unuttu sevişmeler,
Teninde bir ter damlası bile yoktu,
Boynunun narinliği, omuzlarının kıvrımı,
İpil ipil uyanıp yanan alevi,
Ve bedeni bir kadının saçlarını savurup kalışı yatakta!
Öpüşler artık kanatmayacak,
Bir diş izi bile kalmayacaktı dudaklarda;
Öpmeyi unutmuştu adam çünkü...
Yaktı cigarasını adam ve dedi ki '' yaşamak nerdeysen çık''
Yüzünü çevirdi yaşamak ve çıkmadı yerinden,
Nefes nefese çekildi cigaradan duman,
Yarım kaldı ateşi,
Kül tablasında külü bile durmadı,
Kibrit atmıştı kendini bilinmeze,
Tütün kokusunu yitirmiş,
Karanfilinin boynu bükülmüş solmuştu çünkü...
Uzandı yatağına adam ve dedi ki ''yaşamak nerdeysen çık''
Dinlemedi yaşamak çıkmadı uykusundan uyanıp,
Düşler daha bir gri,
Uykusuzluk daha bir aldı başını gitti,
Yastığındaki gülücükler kana özendi,
Yıldız, ay, bulut,
Yer, gök, sonsuzluk tek kelime bile etmedi,
Konuşacak bir dili yoktu çünkü...
Gözlerini kapattı adam uzandığı yatağında dedi ki ''yaşamak nerdeysen çık''
Ve sustu;
Bir daha açmadı gözlerini çünkü...
Ertelenmiş Gözyaşları
Masumluğunu yitiren gözlerimde, sararıp soluyor hayat! Yaşamak bir ağrı gibi dolaşıyor kanımda. Artık hatıralar avutmuyor beni. Acı dolu gözlerle bakıyorum hayata. Hayat ki başımın üstünde dönüp duran pervane misali üç günlük, üç nefeslik, kısa bir zaman.
Ben hayallerimi gökyüzüne ulaştıramadım, çünkü gökyüzü görünmüyordu. Gönlümü dağlara veremedim, çünkü dağlar yoktu.
Bu yüzden mısraları derime kazıdım.
Kanasın diye yüreğim, ağlasın diye
gözlerim…
Mısraları derime kazıdım…
Sonra çiçekleri gördüm. Beton yığınlarının arasına sıkıştırılan laleyi, gülü, menekşeyi.
Derin bir sızıları vardı, konuşamadım onlarla.Ben de sizdenim diyemedim. Koklayamadım; bir ceset gibi gömülmüştüler toprağa.
Aslında toprak öldüren değil, diriltendi umutları.
Ve karmakarışık duygular içerinde boğulan ben, somutlaştıramadım düşüncelerimi. Gül yüzlü seherlere açamadım kalbimi. Müjdeleyemedim gözlerimle baharın geldiğini…
Ve öylesine haykırdım ki titredi beton yığınları.
Ertelenen gözyaşları akmaya başladı yanaklarıma.
Nemli gözlerle baktım dünyaya son kez.
Ve dedim:
Bilin ki benim gibi şehir çiçekleri de ağlar.
Gönlünü dağlara veremediği için…
Guruptaki renk cümbüşünü göremediği için…
Şehir çiçekleri de ağlar
Hayat Sana Ne Ögretti
Bir çemberin iki ucu birleştiğinde,kapılar kapandığında,aşıklar kavuştuğunda,kitaplar bittiğinde…
Uzanmayı istediğimiz düşlerimize ne isim verdiğimiz önemli değildir aslında.Yaşandıklarında artık bitmiş demektir…Öyle ya dün yaşadığımız her şey bugüne bir anıdan ibaret değil mi sadece?Evet evet hayat anlardan oluşur ama;nefes aldığımız anlardan değil NEFES KESEN ANLARDAN oluşur...
Ve bu hayat hep bir şeyler öğretir bizlere…
Mesela bana çok beklemenin gelmeyenin değil hala beklemeye devam edenin suçu olduğunu,bir insanın kendisini sevmediği müddetçe asla bir başkasını sevemeyeceğini,yanlış sorunun doğru cevabının olmadığını öğretti.Hayat bana cesur olmayı öğretti,en önemlisi sevmeyi öğretti…Mesela aslında güven denen şeyin olmadığını öğretti.insanların değişebileceğini,duyguların değişebileceğini öğretti.Gülmeyi öğretti mesela,yada yağmur misali akan gözyaşlarını…ve hiç ağlayamayanları...Ve o ağlayamayanların yerine ağlayanlarıda...Aziz Nesin’in Bir Kadını Ağlatmak adlı bir yazısı vardır.Der ki:"Kadınlar herşeye ağlayabilir.Bir filme,bir şarkıya,bir yazıya...Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur!!!Eğer çevrenizde yürekten ağlayan bir kadın görürseniz bilinki ağlatan, onun yüreğine ulaşmış demektir..."Ve hayat bana yürekten ağlamayı öğretti...Daha da önemlisi bazı insanların yüreklerinin, bedenlerinden büyük olduğunu öğretti…
Yüreği bedeninden büyük insanlardan olmak dileğiyle…Ve yüreği bedeninden büyük olan,hayatında bi kere bile yürekten ağlayan herkese yürekten Selam olsun… (şimdi sen sor bakalım kendine hayat sana neler öğretti?
Öyle hayaller kurardı ki..
gözlerinin içi parlardı...
Şimdi anlıyorum...
Hayal kırıklıkları kesmişti gırtlağını.
Neyi tutacağımı, neyi toplayacağımı bilemedim.
Gözlerim atlamalar yaparak dolaştı her yeri.
O an neye sarılmalıyım bilemedim.
Hangisi daha değerliydi?
O'nun soğumakta olan bedeni mi?
Yoksa uğruna sonlandığı hayalleri mi?
Öyle bir tükenişti ki o çatı katı...
Neye elimi atsam dağıldı.
Her yerde parlak, özenle yaratılmış görüntüler vardı. O'nun yarını...
Bir insanın gücüne şahit oldum.
Titredim... Korktum.
Saygı duydum bu güce, bu yıkıma...
O'nu bulduğumda loş bir çatı katındaydı...
Her yana dağılmıştı kırmızısı...
Kahkahalarını duydum ayaklarımın dibinde...Kıpkırmızı.
Al al tırmandı bileklerimden yukarı.
Tırnaklarımın arasından, göbek deliğimden, ağzımdan, burnumdan, kulaklarımdan içeri sızdı.
Onun bedeninden boşalan yaşam.
Göz akımı kapladı. Kıpkırmızı!
- "Hadi!" dedi...
- "Ne güzel olurdu uçabilsen! Neden uçamayasın ki?!"
- "Her şeyi başarabilirsin! Güç sensin!" dedi.
- "Yaşam senin! Gerçek olur olmasını gerçekten istediğin..."
- "Hadi!" dedi...
- "Uçabilirsin... Gerçekten inanıyorsan."
Açık pencereye takıldı gözüm.
Perde beyazlar içindeki masum bir kadın gibi dalgalandı. Pervaza attım son adımımı...
...
O'nu bulduğumda boş bir sokağın kaldırımındaydı.
her yana dağılmıştı kırmızısı...

















