| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Icimizdeki KaranLIK
Blogguma hoşgeldiniz..Sayın ziyareyçilerim..Bu blog bir hobi sitesidir.Satanistlikle uzaktan yakından alakası yoktur.Lütfen bunun bilincine varıpta yorum atınız.Küfürlü yorumları yayımlamıyorum.ßilginize!!Herkese kolay gelsin!!!!
Hêr §ïÿâh Gïÿêñ SA†ANİS† Ø£mâz!!!
_Kayan Başlık Çubuğu

 

SoNsUzLuk ÖnÜmDeYdİ HeP AmA GiDeMeDiM SeNDeN UzaĞa

..::±‡İçİmİzDeKi KaRaNLık!‡±::..

±‡ÖlÜmSüZlÜğÜn En KöTü YaNı SoNsUzA KaDaR SüRmEsİdİr!!‡±

Yazılar arşiv 03.2009 Other entries in 2009-03 resimler , videolar

Sizin Aşkınız Kaç Mesaj?

Bir anda gözünden yaşlar boşaldı. Kulakları sağır eden müzik sesi içindeydik. Söylenen şarkıya hislendi sandım, değilmiş. Zaten çalan şarkı hızlıydı. Niye duygulansın?
Aşk
“Ne oldu?” Seslendim, duymadı. Sessiz film oynandığındaki başarımdan cesaret alarak, beden dili ve işaretlerle anlatmaya çalıştım derdimi. O da aynı yöntemi kullanarak, boş ver dedi eliyle. Boş verme kısmı kolay da sen niye ağlıyorsun? Birisi, görmediğim anda yanlış bir hareket mi yaptı? Çok içtin sarhoş musun? Barın, sigara dumanı karışık parfümlü, boğucu havası gözlerini mi yaşarttı? Ay, çatlatma insanı söyle, niye ağlıyorsun? Tüm bu cümleleri işaretle anlatmak istedim ama yapamayacağımı fark ederek durdum. Zaten bana bakmıyordu. Cep telefonuna kitlenmiş, parmakları hızla hareket ediyordu. Mesaj yazma konusunda birinciliği elinde tutuyor. Üstelik sesli harfleri de kullanarak. Merhaba’daki -e ve -a harfleri de dahil, mesajın yazımı saniyeler sürüyor.
Aradan yaklaşık yarım saat geçti. Ağlamaktan makyajının aktığı yüzünü, masa üzerindeki peçete ile sildi. Daha çok bulaştırdığını, iyice siyaha büründüğünü, suratımdaki ekşimsi ifadeden anlamış olmalı, kalkıp tuvalete gitti. Döndüğünde telefonundaki mesajı gösterdi. Ayrıldık diye bağırdı. Hesabı istedim, çıktık.
Şaşkınlıktan konuşamadım bir süre, daha doğrusu anlayamadım. Biz akşam buluşup yemeğe giderken gayet iyiydi araları. Ne zaman karşılaştılar, ne zaman konuşup kavga ettiler ki ayrılsınlar?
Niye ayrıldıklarını çok uzun anlattı, kafam karıştı. Zaten ortada elle tutulur bir mesele de yoktu. Benim aklımın almadığı, ne zaman ve nasıl ayrıldıkları? Mesajla! Cep telefonu çıktı, mertlik bozuldu mu? Yahu, insan mesajla ayrılır mı? İlişki dediğin bu kadar basit mi? Geçirilen bunca zaman, telefonun mesaj mönüsünde mi saklı kaldı?
Ertesi gün şiş gözlerle kahve içmeye geldi. Bu büyük aşk da bittiyse, her şey bitermiş. Büyük aşk mı? Hangi aşk? Bir mesajla bitebilen bağlantıya aşk denir mi? Aşkı kim ve ne zaman bu kadar ucuza sattı?
İnsanın önce kendine, sonra karşısındakine ve yaşadıklarına saygısı olmalı. Süresi önemli değil, iki insan ortak bir duyguda buluşmuş ve keyifle bunu paylaşmışlarsa, ayrılık vakti geldiğinde, iki düzgün cümleyi hak etmezler mi? Ayrılmanın da adab-ı muaşereti yok mudur? Kalmamış demek ki!
Teknoloji insanın hayatını kolaylaştırmak için vardır. Buna katılıyorum ancak bu da biraz fazla kolay oldu. Dünyaya bakışınız, sevgiye, ilişkilere, dostluklara bakış açınız devreye giriyor bence. Düşünüyorum, erkek arkadaşım ayrıldığımızı telefonuma mesaj atarak bildirirse, bunu ancak telefonu kafasında parçaladıktan sonra yapabilir. Kimse karşısındakini bu kadar aşağılayamaz. Ayrıca o mesajı okuyup, ayrıldığını anlamak da başka bir erdem olsa gerek. Bana yollansa, ne anlattığını bile anlamam. Bunu beynim almaz ki…
İlişkileri düzgün yürütmekten aciziz, burası kesin. Yara almadan, can acıtmadan beraberlikleri sürdüremiyoruz. Bu kısmı çözmüştüm. Ayrılığı bile becerememek şaşırtıyor beni. İlişkimiz mesajla mı başladı, geceleri birbirimiz yerine telefona mı sarılıp uyuduk? Cevap evet ise, korkulacak bir şey yok. Zaten ayrılmamışızdır. Ne de olsa, sevgilimiz tuş takımıymış, o da yerinde duruyor!....

Kutsal Engizisyon İşkenceleri

Engizisyon tarafından kafası kesilerek ölüme mahkum olmuş bir suçlunun cezasının infazının ardından, başının bir tepsi içinde engizisyon üyelerine sunulması


Mahkumun çarmıha başı aşağı gelecek şekilde gerilmesi ve ardından göğüs uçlarından başlanarak derisinin yüzülmesi..


engizisyonun en büyük işkence icadından birisi 'Böğüren Boğa'dır.Metalden yapılmış olan bu boğanın karnındaki kapağa suçlu canlı olarak konur ve ardından kapak kapatılır.Boğa ateşe tutulurken içinde kavrulan mahkum bağırmaya başlar.Bu da boğanın böğürme gibi ses çıkarmasını sağlar.Sesin şiddetine göre kişinin suçunun ne kadar olduğu anlaşılır.Şayet kişi hiç bağırmadan can verdiyse,ailesine mahkumun iyi bir hıristiyan olduğu söylenir...



elleri ve ayakları bağlanan bu mahkumun ayakları önce ateşin közüyle dağlanacak,daha sonra harlı ateşe tutulacak...


Arena gelenekselleşmiş bir işkence türüydü. Artık savaşacak düşman bulamayan avrupa ulusları kana karşı açlığını arenalarda gideriyordu.Kölelerin ve savaş esirlerinin aç ve yırtıcı hayvanlara verilmesi trajedisi uzun müddet devam etmiştir.Bu gelenek biçim değiştirmiş bir şekilde İspanya'da hayvanlara karşı hala devam ediyor...



işkenceler bir tek engizisyonun kararı ile değil,aynı zamanda onların cahillikleri ile de yapılıyordu.İlmin gelişmesine karşı çıkan engizisyon,bu şekilde de binlerce insanın ölümüne yol açmıştır.Yukarıdaki çizimde de gördüğünüz gibi vücudu kangren olmuş birinin uzuvları çürüyor ve etraftaki insanlar bunun tanrıdan gelen bir durum olduğunu düşünüyor. Bu durum bize bu zamanda ilginç gelebilir.Ancak ortaçağda ortayaşlı bir insanın bacağının kırılması,ölümü ile eşanlama gelebiliyordu..


Engizisyon rahibinin verdiği emir üzerine suçlu görünen bir kişinin kolları kesilmiş...


Engizisyonun emri üzerine yakılarak idam edilmiş bir kişinin küllerinin toplanması...


Engizisyonun kabul ettiği en büyük ceza yakılarak öldürülmeydi.Bu aynı zamanda kiliseye ve engizisyona karşı gelenlere bir ibret gösterisi anlamına geliyordu...



Toplu İnfaz...


Halkın gözlerinin önünde kimi mahkumun kafası kesilirken, kiminin parmakları kesiliyor


Boğarak öldürülme de engizisyonun sıkça tercih ettii işkencelerden biriydi.Ancak bu metot genellikle "Cadı" olduğu düşünülen kişilere uygulanırdı.Mahkumun elleri ve ayakları bağlanır, ayaklarına bağlanan bir ağırlıkla birlikte suya atılırdı.Şayet kişi kurtulabilirse (!) cadı olduğu onaylanmış olurdu,zira sıkıca bağlanmış bir düğümden kimse kurtulamazdı.Şayet ölürse,mahkumun halâ iyi bir hıristiyan olduğu için ailesine teşekkür edilirdi...



Cezası infaz edilmiş bir suçlunun ölüp ölmediği kontrol ediliyor.Kontrolör kişinin hâlâ yaşadığına kanaat getirirse mahkum tekrar yakılacak...



İçinde şeytan bulunan mahkumun (!) başından aşağı kızgın yağ dökülüyor...


Yakılarak öldürülen birinin feryatları,celladına ulaşıyor...


Engizisyon işkence konusunda yaratıcılığını epeyce geliştirmiştir.İnsanın içini ürperten bu sahnede kişinin dizlerine çakılan demirlere elleri bileklerinden bağlanıyor...



Yanan odun yığınları mahkumun vücuduna deydiriliyor. Böylelikle mahkumun içindeki şeytanın çıkacağına inanılıyor...



Kırbaçlama,başta avrupa olmak üzere tüm dünyada yaygın bir işkence yöntemidir.Yukardıak örnekte de suçlu, sopalarla kırbaçlanıyor...



İçinde şeytan bulunduğu sabit görülen bir mahkum,ateşe atılıyor...


Engizisyon ve halkın gözlerinin özünde başı kılıçla kesilerek öldürülen bir kişi...


Kafası kesilerek öldürülen bir mahkum...


Vücuduna bağlanan ağırlıkla birlikte baş parmağından asılmış bir suçlu... Istırabı düşünün...


Mahkumun ağzına kor ateş sokularak dilsiz yapılacak...


Suda boğma..


NotarkGothic.Org'dan alıntıdır...

My Immortal - Evanescence Türkçe Çevirisi

I'm so tired of being here suppressed by all my childish fears
Burada, çocukça korkularım tarafından bastırılmış halde bulunmaktan çok yoruldum

And if you have to leave
Ve eğer gitmek zorundaysan

I wish that you would just leave
Hemen gitmeni dilerim

'Cause your presence still lingers here
Çünkü varlığının hala burada oyalanıyor(takılıp kalıyor)

And it won't leave me alone
Ve beni yalnız bırakmayacak

These wounds won't seem to heal
Bu yaralar iyileşecek gibi gözükmüyor.

This pain is just too real
Bu acı fazla gerçek

There's just too much that time cannot erase
Zamanın silemediği çok fazla şey var

Nakarat :

[ When you cried I'd wipe away all of your tears
Ağladığında, tüm gözyaşlarını silerdim

When you'd scream I'd fight away all of your fears
Çığlık attığında, tüm korkularınla savaşırdım

I held your hand through all of these years
Tüm bu yıllar boyunca elini tuttum.

But you still have all of me
Fakat hala bana tamamen sahipsin ]

You used to captivate me by your resonating light
Sen beni tınlayan ışığınla büyülerdin.

Now I'm bound by the life you left behind
Şimdi geride bıraktığın hayat tarafından bağlandım

Your face it haunts my once pleasant dreams
Yüzün, benim bir zamanlar tatlı olan rüyalarımı ziyaret ediyor

Your voice it chased away all the sanity in me
Sesin, tüm akıl sağlığımı kovaladı

These wounds won't seem to heal
Bu yaralar iyileşecek gibi gözükmüyor.

This pain is just too real
Bu acı fazla gerçek

There's just too much that time cannot erase
Zamanın silemediği çok fazla şey var

Nakarat

I've tried so hard to tell myself that you're gone
Kendime gittiğini söylemek için çok uğraştım

But though you're still with me
Ama hala benimle olmana rağmen

I've been alone all along
Baştan beri yalnızım

Nakarat

Bundan iyisi olamaz zaten:=)

Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic

 

Image and video hosting by TinyPic

 Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic

 Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic

Nasıl Olmuş:=)

Victoria'ya olan hayranlığım her geçen gün artıyor.Sonuç işte...:=)Bu resimlerin aslı Victoria Frances'e aittir.Yani patenti bende değildir


Kimse Göründüğü Kadar Normal Değil !

Benim fikrim değil, uzmanlar söylüyor. Ben destekliyorum o ayrı. Bu cümleyi ilk duyan inanmıyor. Dönüp kendine soruyor. Cevap “ben normalim” oluyor ancak yanlış! Şöyle bir düşünün, kendinizi gözden geçirin, hiç garip, ucube bir tarafınız yok mu?
Buna, “yani, vardır belki ama öyle abartılacak bir şeyim yok” gibi yanıtlar veriyorsanız, normale en yakın duranlardansınız. Kesinlikle normal ve sağlıklı olduğunu iddia eden, kendinde en ufak bir gariplik bulunmadığını inanarak söyleyeni görürseniz, arkanıza bakmadan kaçın. Maalesef en rahatsız tipler, onlardan çıkıyor.
Yaşadığımız dünyaya, ne kadar hızlı tükettiğimize, her şeyin önlenemez süratle değişimine, sürekli adapte olmaya çalıştığımız hayat tarzları ve teknolojiye bakarsak, normal olmak zor görünüyor. Bu durum doğal olarak ilişkilere yansıyor. Yalnızlığın küresel sorun olduğu bir dönemdeyiz. Karşımıza çıkanlara en baştan önyargı ve güvensizlikle bakıyoruz. En ufak bir aksilik, beğenmediğimiz küçücük bir davranış, üstüne çizgi çekmemize sebep oluyor.
Babalarımızın, dedelerimizin aşklarına, evliliklerine öykünüyoruz. Ölene kadar birlikte olan çiftlere gıpta ile bakıyoruz. Artık böyle ilişkiler olmadığı için söyleniyoruz.Diğer yandan, emek vermek zor geliyor. En ufak sıkıntıda kaçıyoruz. Uğraşılmaz, zaman kaybedilmez diyerek geçiyoruz. Nasılsa başkası gelecektir diye, harcıyoruz. Bir gün kimse gelmiyor, yalnız yatağımızda, duvarlarla konuşarak bir ömrü harcıyoruz.
Herkesin garip, yetersiz, komik ya da bize uymayan yanlarını görerek, en baştan eliyoruz. Peki, dönüp gerçekten kendimize bakıyor muyuz? Hangi vasıflara sahibiz? Bizim yetkinliğimiz var mı? Acaba biz de birilerine garip gelmiyor muyuz?
Kimsenin isteklerinden, yaşam tarzından ödün vermeye niyeti yok. Sürekli alalım istiyoruz. Gel gör ki, bizi en çok üzen, aslında en hak etmeyen, en çok canımızı yakan kişi, aslında hayatımızı harcayan, emek verdiğimiz, yüreğimizi parçalayan ve arkasında toplanması zor dağınıklar bırakan oluyor.
Sıradan, sıkıcı, fakir, düzgün, heyecansız veya fazla normal görünen erkekleri, bize uymadığını düşünerek değerlendirmeye bile almıyoruz. Haklıyız tabii! Bizim beklediğimiz adam gelecek. Bay Doğru her an bir köşeden çıkıp, kollarıyla saracak, nefesimizi kesecek. Bu Bay Doğru nasıl biri peki? Binlerce kadının hayalini süsleyen ve dünyada çok az karşılaşılan bu erkeğin aşağı yukarı bir tarifi var: Yakışıklı, karizmatik, komik, kültürlü, bulunduğu her yerde hayranlık uyandıran, yemeği, içmeyi, adabı bilen, gözleri sevdiği kadından başkasını görmeyen, cömert, zeki, ağzı laf yapan, biraz maço, hassas ve romantik, masaya vurduğunda ses getiren, elinden çiçeği, hediyesi eksik olmayan, maceracı, iyi bir koca, iyi bir baba, iyi bir sevgili, sürprizlerle dolu, maç manyağı olmayan, özel günleri unutmayan, kapris çekebilen, her şikayetimizi “vıdı vıdı” olarak değerlendirmeyen, gözlerine bakınca içimizi eriten, elma demeyi de, alma demeyi de bilen, güçlü, muhteşem sevişen, dokunmayı bilen, televizyonu gecelerin anlamı olarak görmeyen, nazik, ah daha neler neler…? Böyle bir adam bulma ihtimaliniz, uzaya tatile gitme ihtimalinizden daha düşük.
Hepsi iyi de, adama sormazlar mı, senin vasıfların neler diye? İsteklerimizin normal olmadığı bizler, kendimizi nasıl normal görebiliriz ki? Gazetelerde boy boy fotoğrafı olan, çevremizde anlatılan, tanıdığımız veya uzaktan izlediğimiz bir takım birliktelikler var. İçimizden o kadınların ne kadar şanslı olduklarını düşünürüz. Mutluluklarına imreniriz. O kadının yerinde olmak isteriz. Peki, ne kadar emek verildiğini; o aşkın devam etmesinin nedenlerini sorgular mıyız? Belki de sıradan diye harcadığımız adamlardan biridir, o özenerek baktığımız mutlu kadının eşi.
Sonuç olarak, hepimiz biraz anormaliz. İlla sokakta çıplak dolaşmak, yatakta kırbaçlanmayı istemek gerekmiyor. Tam da hayatın içinde, yaşanan ve bir ömre yön veren kararlarda çıkıyor ortaya beynimizin normal olmayan yanı. Kimse göründüğü kadar normal değil.
Kaynak:http://kadin.tr.msn.com/ask/article.aspx?cp-documentid=14765544

Kıskançlık !

Kıskançlık insanın doğasında olan duygulardan biridir. Diğer tüm duygular gibi, dozu ayarlanmadığında sıkıntı verir. Bedenimiz hayret verici bir denge üstüne kuruludur. Farkında olmadığımız
Her şey tıkır tıkır işliyor. Eksi ve artının doğru dağılımı sadece bedenimizde değil, ruhumuzda da var. Yeni doğan bir bebeği düşünürsek, tüm hisleri nötrdür. Yaşamın içinde kıvamını bulur.
Önünde oyuncakları bulunan ve daha yürümeye bile başlamamış bir bebeğin yanına başka bir bebek oturtsak, bir müddet sonra oyuncakları kendilerine saklamaya çalıştıklarını, hatta elindekilerle birbirlerine vurduklarını gözlemleriz. Bu bebeğe henüz öğretilmemiş olan kıskanma duygusu nasıl oluşmuştur? Demek ki, içimizde kıvamında bir kıskançlık mevcuttur.
Her şey dozunda güzeldir. Açlığı gidermek için fazla yemek kilo yapar, hırslarının altında ezilenler sonunda hasta olur. Peki, kıskançlığın dozu kaçınca ne olur? Diğer duygularda kişi çoğunlukla kendine zarar verirken, maalesef kıskançlık çevredekilerin hayatını zindana çevirir.
Yapılan araştırma sonuçlarına göre, kadınlar daha kıskançmış. Bu sadece ülkemiz için mi geçerli bilemiyorum. Ancak bizim erkeklerin, Avrupa’da yaşayanlara oranla daha kıskanç olduğu kesin. Ataerkil toplumların hemen hepsinde geçerli olduğunu sanıyorum. At, avrat, silah üçlemesini hatırlarsak, atalarımızdan kalan en değerli miras bu olmalı. Gerçi günümüzde bunu hatırlayan beylerin sayısı az ama, genetik olarak geçtiğine inanıyorum.
Erkeklerin en çok şikayet ettiği konu olan kıskançlık, neden hemcinslerim arasında çok şiddetli yaşanır? Dönüp toplumsal yapıya bakmak gerektiğini düşünüyorum. Evinde, çocuğuyla uğraşan, tüm gününü temizlik ve düzen için harcayan bir kadına, dış dünya ve orada yaşananlar biraz uzak gelir. Kadın, her sabah eşini bilmediği bir ortama bırakır, akşamın olmasını bekler. Bu arada, toplantı yüzünden geç geleceğini haber veren bir telefon gelir. Bu durum sıklıkla yaşanıyorsa, kadın ne tarz duygulara kapılır, onu birlikte inceleyelim.
Televizyon programlarında, komşunun anlattığı hikayelerde, çevresinde sürekli değişik senaryoları dinleyen kadın, bu karmaşık dış dünyaya ait bir fikir oluşturmaya başlar. Bu düşünceler, önü alınmaz ve konuşulmazsa, şiddetli krizler halinde kendini gösterir. Öyle ya, kocası başka biriyle birliktedir. O kadın daha mı güzeldir, daha mı işvelidir, aşağılanan ve özgüveni kaybolmaya başlayan kadın, gittikçe hırçınlaşır ve bir ilişki daha çatlamaya başlar. Her birliktelikte, sevilen paylaşılmaz, bu da doğaldır.
Diyeceksiniz ki, bu örnekte kadın ev hanımıydı ve belki kendince sebepleri vardı. Çalışan, iş hayatının içinde olan kadınlar da fazlasıyla kıskanç, onlar ne olacak? Onların kıskançlıkları hem daha erken, hem daha şiddetli olur çünkü onlar dışarıda olanları bilirler. Her gün yaşadığı, gözlemlediği ve avucunun içi gibi bildiği bir hayata karşı, diğer kadından daha tepkili olması normal karşılanmalıdır. Onlar, testi kırılmadan önlem almak isterler.
Erkekler içinde son derece sıklıkla yaşanılan bu duygu, kadınınkinden çok daha korkutucudur. İşin şekli erkeklerde farklılaşır, çünkü konu namustur. Kavgalar edilir, silahlar çekilir, bunun için hapis yatılır ve hatta mahpus damında, namus cinayetinden gelenlerin şanı bile vardır. O suçlu olarak görülmez.Kıskançlığın dozu çok önemlidir. Ne eksik, ne fazla olmalıdır. Hiç kıskanmayan bir erkekle birlikte olmak da aynı derecede sıkıntı vericidir. Kadın, sevilmediğini, değer verilmediğini düşünür.
Tadında kıskançlıklar çoğu zaman evlilikleri, bitmek üzere olan ilişkileri kurtarır. Hala beğenildiğini, güzel bulunduğunu, önem verildiğini anlar insan. Aşırı uçlarda yaşanılan kıskançlık tedavi gerektirir. Bu durum insanların hayatına mal olabilir. Ancak bizim sevdiğimiz, çikolata tadında olanlar. Peki, kıskançlık duygusu tek başına mı vardır? Acaba bir bıçakla kesip içine bakarsak, özgüven, tutku, bağımlılık, yalnızlık korkusu, aptal yerine konulma, paylaşmama isteği gibi duyguları da bulmaz mıyız? Hepsi bir tarafa, şöyle kıvamında küçük bir kıskançlık, çoğu zaman yatak odasında ateşli bir sevişmeyle sonlanır. Bu durumda, arada bir kıskanın, tadını çıkarın!
Kaynak:http://kadin.tr.msn.com/ask/article.aspx?cp-documentid=14765546

Sevginin Gücü

Aşkın öyküsü çok eskiye dayanır. Adem ile Havva arasında geçen hikaye, dünya kurulduğundan beri insanın aşka olan ihtiyacının en belirgin göstergesidir.
Aşkın öyküsü çok eskiye dayanır. Adem ile Havva arasında geçen hikaye, dünya kurulduğundan beri insanın aşka olan ihtiyacının en belirgin göstergesidir.
Buna rağmen, insanın temel ihtiyaçlarını sıralarken nedense listedeki hak ettiği yeri almaz.Yemek, içmek ve uyumak bedensel gereklilik olarak elbette önceliklidir. Ancak sevgisiz bir beden neye yarar ki?
Aşkın kime duyulduğunun önemi yoktur. Yüreğinde bu duyguyu taşıyabilmektir değerli olan. Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Romeo ve Juliet gibi kadın erkek ilişkisi içindeki meşhur karakterleri bir hatırlayalım. Sonra Mevlana’yı, Ömer Hayyam’ı düşünelim. Daha adını saymadığımız niceleri aşıktı. Aşkın nerede yeşerdiğidir onu özel kılan, kime olduğu ancak hayatın içinde anlam kazanır.Peki, aşık olunca ne olur? Tıp dünyası bu soruyu vücudumuzda değişim gösteren salgılar, hormonlar gibi bir çok realite ile açıklıyor. Benim için önemli olan nasıl olduğu değil, sonucu.
Bir yürek sevmeyi öğrendiğinde, tıpkı güneş gibi, vücudun her hücresini parlatır. Aşık birini yolda yürürken bile ayırmak mümkündür. Yaydığı enerji ile bir mıknatıs gibi insanları kendine çeker. Girdiği yer aydınlanır. Gözlerinde normalde olmayan bir parıltı, dudağında birazdan kahkaha olarak patlayacakmış gibi duran bir tebessüm vardır. Bunlar dışarıdan görünenler.
Seven insan hayata başka gözlerle bakar. Yıllarca aynı yoldan yürümüş olsa da, o güne kadar görmediği bir ağacı fark eder. Olaylara yaklaşımı değişir. Farklı bir pencereden görme yetisi kazanır. Empati kurmaya başlar. Daha az yargılar, daha çok anlar. Bardağın boş tarafını görerek yaşamaya alışmış birisi bile, olumlu düşünme gücü elde eder. Bu kadar değerli davranış biçimleri, tüm yaşama neler katar siz düşünün. Aşkın insanda bıraktığı tek kötü hal, biraz dünyadan uzaklaşma isteğidir. Hayal kurmak, konsantre olmakta zorlanmak, dünyayı pembe gözlüklerle seyretmek ve biraz dalgınlık, aşkın yan etkisidir. Ruhunu ve kalbini sevgiye vermiş birinin de ilk başlarda bu kadar şımarıklığa hakkı olabilir.
İçinizden geçiriyorsanız, madem aşk bu kadar güzel, niye ilişkiler böyle karışık ve çözülemez diye; hemen cevabını vereyim. Bunca sıkıntı, çetrefil ve karmaşa, aşkın değil, ilişkilerin sorunudur. Burada sevginin bir suçu olamaz. Bizler sevdiğimiz herkese ve her şeye bir etiket yapıştırır ve ardından beklenti içine gireriz. İşte bu beklentiler ilişkileri bu kadar zora sokar. Oysa sevgi tek başına bir mücevherdir. Karşılık ve çıkar hesapları işin içine girdiğinde, onun adı artık aşk değildir. Siz buna duruma göre istediğiniz ismi verebilirsiniz, ilişki, birliktelik, evlilik, sevgililik…. Sonuçta ortada saf bir aşk yoktur, alışveriş vardır.
İşte bu yüzden, aşka inanmayanlar, sevginin gücünü unutanlar hataya düşer. Kırgınlıklar, hayal kırıklıkları, acılar ilişkilerin sonucudur, aşkın değil.
Aşk, insana verilmiş en değerli hediyedir. Mucizelerin kapısını açan, neredeyse her sorunu çözen, insanı değiştiren bu sihirli duygu, inandıkça ve sevdikçe hayatımıza daha çok güzellik getirir.
Bundan sonra bu köşede, aşkı, sevgiyi, ilişkileri, tutkuyu, ayrılığı, kadınlığımızı, erkekleri, evliliği, yani insana ve sevgiye dair her konuyu paylaşacağız. Ancak ilk yazıda en önemli maddeyi vurgulamak istedim. Dünya sevgiyle ayakta duruyor. Aşka inanın ve yüreğinize sevmeyi unutturmayın. Sevginin gücü her zorluğu yenebilir. Ve hep hatırlayın, aşk mucizelerin gizli anahtarıdır, onu kullanın!
Kaynak:http://kadin.tr.msn.com/ask/article.aspx?cp-documentid=14765550

Aşkı Bulmanın Yolları

Aşkı bulmak istiyor musunuz? Hemen çözümünü söyleyeyim: Aramayın! Bu ne yaman bir çelişki değil mi? Aşkı bir insan gibi hayal edelim. Adını da Mr.Love koyalım. Şimdi, Mr.Love’ın kişiliğine ve alışkanlıklarına göz atalım.
Öncelikle bilin ki, son derece kaprisli birinden bahsediyoruz. Kaç defa davet edersin, o lütfederse bir kere gelir. Öyle her davette ortaya çıkan, aramadığında bile burnunun dibinde biten zibidilere benzemez.
Aşkı istiyorsan, onu iyi anlaman ve inandırman gerek. Bir kere çok narindir, en ufak şeye kırılır, gözden kaybolur, ömrünce arasan girdiği deliği bulamazsın. Sonra çok değerlidir, Anka Kuşu gibi, kaç dağın ardında yaşar, kendi istemezse ortaya çıkmaz. Biraz ürkektir, gelmeden önce adamlarını gönderir, kontrol ettirir. Hazırlık yapılmamışsa, kendini ağırlayamaya layık bir ev sahibi göremezse, gelmez. İyi ağırlanacağına, güzel bakılacağına, emek verileceğine inandığı zamana kadar ortaya çıkmaz.Yani, aşk istiyorsanız, önce onu hak ettiğinize inandırmalısınız. Bunun yolu da, yüreği temizlemekten geçer.
Bütün bunlar karışık geldiyse, daha net anlatmaya çalışayım. Aşkı her çağırdığınızda bir yerlerden sesinizi duyar. Ancak, siz hazır olmadıkça gelmez. Eski ilişkilerin artıkları gönlünüzde dururken, kuşku ve korkularınız ruhunuzu ele geçirmişken, gözleriniz hala yanlış yerlerde dolaşıyorken, aşkı boşuna beklemeyin.
Hayatta istediğimiz her şeyin bir bedeli var. Aşkın da elbette! Şimdi, adım adım gidelim. İlk olarak, geçmişte ne yaşamış olursanız olun, kalbinizde nefret, düşmanlık gibi negatif hisler barındırıyorsanız, diliniz küfür ve lanetle konuşuyorsa o kişiyle ilgili, aşkın gelişi zordur. Kalbi mutlaka temizliyoruz, eskiye ait tüm kırgınlıkları, kırıntıları süpürüyoruz. Evimizi temizler gibi, yüreğimizin camlarını, yerlerini siliyoruz. Çiçek kokuları gelmeli kalbimizden, taze ve canlı durmalı. Bu kısım zaten en zor halledilen yer. Diğer yapılacaklar biraz daha kolay oluyor.
Yalnız, kalbi temizlerken beyindeki düşünceleri de ayıklamamız gerekiyor. Kötü olan, aklımıza geldikçe içimizde üzüntü yaratan, kızgınlık hissettiren anıları da süpürmek gerekiyor. Bilgisayara format atar gibi, hepsini siliyoruz. Zaten kötü duygular uyandıran bir aşk hikayesini ve o kişiyi sürekli hatırlamak ve kendimizi yiyip bitirmek bize bir şey kazandırmaz. Yaşandı, bitti. Aman dikkat, yanlışlıkla aldığınız dersleri, öğrendiklerinizi de çöplerle atmayın. Onlar sizin kütüphaneniz. Bir daha aynı hataları yapmamak için yerlerinde dursunlar. Unuttukça açıp bakarsınız.
En zor ve önemli kısmı hallettikten sonra, iş süslemeye geliyor. Değişimlerimiz, yaşadıklarımız, öğrendiklerimizle, artık istediğimiz ilişkinin ve kişinin aşağı yukarı şablonuna sahibiz. Sıra geldi bunu aşka iletmeye. Bir liste yapalım. Ne tarz bir insanla birlikte olmak bizi mutlu eder? Ne zaman liste yapmak gerekse, şu hataya düşülür: Listeye istemediğimiz özellikleri yazmayacağız! Buna dikkat edelim, çünkü yaşadıklarımız bize, karşımızdakinde olmasını istemediklerimizi öğretti. Bunlar da doğal olarak negatif tavırlar. Biz listemizi hazırlarken, buraya doğru kayarsak, yine aynı özelliklere sahip birini çağırmış oluruz. O kısma hiç girmiyoruz.
Ana hatlarını belirlediğiniz kişinin ( istediğiniz kadar detay verebilirsiniz) dünya üzerinde yaşadığından emin olun! İsteklerinizin makul olduğuna, mükemmel erkek adıyla bir robot tanımlamadığınıza, beyaz atlı prens beklemediğinize ikna olmadan listenizi bitirmeyin. Gerçekçi olun. Olmayan birini talep ederseniz, aşk size uğrayamaz. Dikkatle kontrol ettikten sonra, listenizi yakın. Doğru okudunuz, bildiğiniz gibi, kibritle yakın.
Son olarak, kendinizi iyi hissettiğiniz bir gün, ( hava ne güzel, hayat ne güzel tadında olduğunuz bir zamandan bahsediyorum) aşka seslenin. Sizi bulması için, bunu hak ettiğinize inandığınız için, aşkın güzelliklerine hazır olduğunuz için, aşkı bulduğunuzda ona çok değerli bir mücevher gibi davranacağınızı hissettiğiniz için ve en önemlisi aşka inandığınız için gelmesi gerektiğini söyleyin, dua edin.
Şimdi, yaptığınız her şeyi unutun. Listeyi yakmamızın sebebi de buydu. Tamamen unutun. Beklemekten ve aramaktan vazgeçin. Hayata karışın ve yaşamınıza devam edin. Aşk, ısrarla arandığında, kendini başka olayları unutmak ve geçiştirmek için bir maşa gibi kullanacağınızı hisseder, bu yüzden gelmez. Günlerce bir oyuncak için ağlayan çocuğa, istediği oyuncak alındığında iki günde nasıl hevesi geçer ve kırıp atarsa, sürekli aranan ve çağırılan aşk, kendini oyuncağın yerine koyar ve kaçar. Unutun, beklemeyin, aramayın. Siz kalp, ruh ve beden bütünlüğünüzle hazır olduğunuzda, aşk gelecektir. Bunların dışında gelenlere dikkat edin, çünkü aşkın kapısında şöyle bir yazı asılıdır: “Taklitlerimden sakınınız!”
Kaynak:http://kadin.tr.msn.com/ask/article.aspx?cp-documentid=14795564

Kadın İsterse

Anne olsun ya da olmasın, içgüdüsel olarak kadın sevdiklerine sahip çıkma eğilimi gösterir. Korumak, kollamak, gelen her tehlikeye karşı durabilmek, gerektiğinde bir kartal kadar yırtıcı olmak ve her türlü kötülükle savaşabilmek, kadının doğasında vardır.
Kadının içindeki güç, en zor şartlarda bile yaşam mücadelesi verebilecek kadar büyüktür. Hatta doğadaki en sağlam, dayanıklı ve güçlü varlık kadındır.
İçinde var olan o savaşçı ruha rağmen, kadın sadece sevdiği adamın yanında, köşeye çekilebilir, pasifleşir, ihtiyaçlarını ve duygularını ikinci sıraya itebilir. Duyduğu saygı yüzünden, erkeğinden daha güçsüz durur. Bir kadının ruhundaki fırtına, isterse dünyayı yerinden oynatabilir.
Kadın çoğu zaman erkeklerden fiziksel olarak zayıftır. Bilek güreşi yapılsa, erkek birkaç saniye içinde kadını devirebilir. Ancak, yaşamın her noktasında, bir kadın isterse, erkeği ezmesi an meselesidir.
Erkekleri çoğu zaman şaşkına çeviren bir durum vardır. Evliyken veya birlikteyken, ampul değiştirmek konusunda çaresiz duran ve eşinden yardım isteyen bir kadın, üç çocuğuyla hayatta tek başına kaldığında, mucize bir yaşam hikayesi çıkarabilir. Erkekleri biraz sersemleten ve anlayamadıkları şey budur. Adam, kısa bir süre önce, pasif, vasıfsız, sıradan ve kendisi olmadan yaşayamayacağını düşündüğü bir kadını; ayrıldıktan sonra perişan, yerlerde sürünen, burnu sürtülmüş, barışmak için ayaklarına kapanarak af diler halde bulacağını düşünür. Ancak öyle olmaz. Bu, erkeğin dehşete düşerek, kendiyle yüzleştiği önemli anlardan birisidir. Peki, kadının içindeki bu büyük sır nedir?
Gelin, birlikte hayatın içinden, çok sıradan durumları hayal edelim. Bakalım, kadınlar aslında ne yapar, ne söylerler? İlk örneğimizde, kadın mutfakta yemek pişirmektedir. Erkek sofra hazırlanırken televizyona bakıyordur. Elinde, kapağı sıkışmış bir salça kavanozu ile gelir kadın ve “hayatım, şunu açar mısın?” der. Adam, büyük bir güven ve gurur duygusu içine girer, ancak bunu belli etmez. Biraz zorlanarak ve tüm gücünü kullanarak kavanozu açar. Açılmaması halinde, erkek kendini çok berbat hisseder ve bir sürü bahane bulur. “Bir bez getirsene, ellerim kayıyor.” “Nasıl da sıkışmış bu meret” “Ellerin yağlı tutmuşsun kavanozu, benim de elime bulaştı, kayıyor, ondan açılmıyor” Bunlar çok önemli değil, çoğu zaman açılır. Peki, sizce kadın, o kavanozu açmanın en az üç yöntemini bilmiyor mudur? Kavanozun kapağını sıcak suya tutmak, dibine birkaç kere sertçe vurmak, bir bıçağı kenarına sokarak içine hava girmesini sağlamak gibi yolları mutlaka biliyordur. Ancak, bunu eşine yaptırmak, bilinçaltına şu mesajı yollamak içindir: “Sana ihtiyacım var!”
Başka bir örnek verelim. “Hayatım, gardırobun üstünden şu bavulu indirebilir misin?” veya “Sevgilim, şu üst raftaki servis tabağına uzanabilir misin?” cümleleri, size de tanıdık geldi mi? Sizce kadın, sandalyeye çıkıp istediği şeyi almaktan aciz midir? Elbette hayır! Bu durumun alt göndermesi nedir? “Sen olmasan ne yapardım?”
Tüm çetin şartlarda çözüm bulan kadınlar, eften püften şeylere takılıp kalır mı? Yoklukta, iki tahta parçasını bağlayıp dolap yapan; evdeki tek malzemeden üç çeşit yemek çıkaran, eşinin getirdiği azıcık para ile tüm ailesinin ihtiyaçlarını karşılayıp, üstüne üstlük daha kötü günler için para biriktiren kadın; kavanoz kapağını mı açamaz?
Kadın, dünya üzerindeki en özel varlıktır. Yapabildiklerini göstermemesi, bir adım geride durması, erkeğine duyduğu sevgi ve saygıdandır. “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır” cümlesi, kadın-erkek ilişkisi için söylenmiş, üstünde biraz düşünülmesi gereken önemli laflardan biridir.
Beylerin anlaması gereken şey şudur: Biz, dünyayı yerinden oynatabilecek güce, sizin yaptığınız her işi yapabilecek kapasiteye, direnilmesi gereken her noktada savaşacak ve ayakta kalacak iç disipline, acil durumlarda çözüm getirebilecek beyne sahibiz. Yaparsak, çok daha iyisini de yaparız. Yapmamamız sevgimizden, sizi var etme, hevesinizi kırmama isteğimizdendir. Bunu bilmeli ve yaşam oyunundaki yerinizi doğru korumalısınız. Yoksa kadın isterse….
Kaynak:http://kadin.tr.msn.com/ask/article.aspx?cp-documentid=14871573
ßu Site Gothic Tarzını ßelirleyen Ya Da Kendini Burda Bulmak İsteyenler İçin Kurulmuştur. Her Hakkı Saklıdır.Site Yazıları Blog Sahibine Ait Değildir.Alıntı Ya Da Çalıntı Yaparken Yazının Altındaki Kaynak Linkini Veya Yazılmış Olan Telif Sahibinin Adını Vermeyi Unutmayınız.Emeğe Saygı Lütfen.
Copyright © 2007 - 2009
Designed by ±†WamqireS†±
İçimizdeki Karanlık
http://wampirsifen.bloggum.com
Toplist Gothic Toplist by nachtwelten
Locations of visitors to this page