| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Icimizdeki KaranLIK
Blogguma hoşgeldiniz..Sayın ziyareyçilerim..Bu blog bir hobi sitesidir.Satanistlikle uzaktan yakından alakası yoktur.Lütfen bunun bilincine varıpta yorum atınız.Küfürlü yorumları yayımlamıyorum.ßilginize!!Herkese kolay gelsin!!!!
Hêr §ïÿâh Gïÿêñ SA†ANİS† Ø£mâz!!!
_Kayan Başlık Çubuğu

 

SoNsUzLuk ÖnÜmDeYdİ HeP AmA GiDeMeDiM SeNDeN UzaĞa

..::±‡İçİmİzDeKi KaRaNLık!‡±::..

±‡ÖlÜmSüZlÜğÜn En KöTü YaNı SoNsUzA KaDaR SüRmEsİdİr!!‡±

Yazılar arşiv 06.2009 Other entries in 2009-06 resimler , videolar

İnternetin Getirdikleri ve Götürdükleri;

Son yıllarda, artık iyiden iyiye yaygınlaşıp evlerimizin vazgeçilmezlerinden olan internetin nimetleri saymakla bitmezken, oluşturduğu tehlikelerin de farkında olmamız gerekiyor.


Her faydalı şeyde olduğu gibi kötüye kullanılma ihtimali, belki en yüksek aletlerin başında internet geliyor. İnternet sayesinde, dev kütüphaneler, yazılı basın, görüntülü sohbetler, faydalı filimler gözümüzün önüne gelirken; en kötü ve iğrenç sahneler, insan fıtratına ve inancımıza zarar veren her türlü fikir ve bilgi de karşımıza çıkmaktadır.

İnternetin ayrı bir nimeti de ‘sanal sohbet’tir (chat). Bu sayede, dünyanın öbür tarafındaki bir kişiyle tanışılabilmekte, dosya transferleri yapılabilmekte ve (isteğe bağlı olarak görüntülü) sohbet edilebilmektedir. Üstelik hiçbir ücret ödemeden. Farklı insanlarla tanışmak, onlarla fikir ve bilgi alışverişinde bulunmak, çok yönlü faydalar taşımaktadır. Ancak, uygunsuz kişilerle girişilen ‘farklı muhabbet’ler, insana hiç ummadığı kapılar açabilmekte, tehlikeli maceralara sürükleyebilmektedir.

Bu yaşanmış hikaye, göz yaşları içerisinde yazılıp Arapça bir siteye gönderilmiş. Dindar bir müslüman kadının başından geçenleri okuduğunuzda, internet denen nesnenin hiç de göründüğü kadar masum bir alet olmadığını düşünmeye başlayacaksınız.

Evet, interneti kimlerin, hangi şartlarda ve nasıl kullanmaları gerektiğini sizlerin takdirine bırakarak, ibret dolu hikayemize geçelim.

İçler Acısı Bir Mektup

“Kardeşlerim, Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh.
İşte sizlere gerçek, acı veren, üzücü, hayatımı yok eden, geleceğimi parçalayan, aile hayatımı öldüren, eşimle yollarımızı ayıran hikaye…

Ben, muhafazakar ve saygın bir ailenin, ahlak ve İslam terbiyesi üzerine yetiştirilmiş kızıyım. Hiçbir zaman düşüncesiz yada eğlence arayan bir kız olmadım. Allah’ı kızdıracak bir iş yaptığımı hiç bilmem. Beni seven, benim de onu sevdiğim, bana fazlasıyla güvenen iyi bir insanla evlendim. Onun şımarık eşiydim. Hatta ailem ve akrabalarımdan bir çoğu bana, eşimin beni daha önce hiçbir kızın görmediği kadar şımarttığını söylüyorlardı.

Benim eşimden bir şey isteyipte onun reddedip ”hayır” dediğini hatırlamam. Ondan ne istesem getirirdi. Bir gün ona internet kullanmak istediğimi söyledim. İlk önce bunun iyi olmadığını, benim için uygun olmadığını söyledi. Kurnazlıklarla ona interneti aldırdım ve kötü yönde kullanmayacağıma dair söz verdim. O da kabul etti. (Keşke kabul etmeseydi.)

Beni internette eğlendiren ne varsa, mutluluk ve sevinçle oraya girer oldum. Durum öyle hale geldi ki eşim her gün işe gidiyor, ben de internete giriyordum. Hatta onun olduğu vakitlerde… ama bana ne yaptığımı sormuyordu, çünkü bana güveniyordu.

Günler geçti, internet kullanan bir arkadaşım, bana chat’ten bahsetti: “Chat çok eğlenceli, insanlar bu programda birbirleriyle konuşuyor, saatlerin nasıl geçtiğini anlamıyorsun.” dedi.

Chat’e girdim (keşke girmeseydim.) Başlangıçta sadece geçici konuşmalar olarak düşünüyordum. Sonra bir kişi ile tanıştım her gün onunla görüşüyor ve konuşuyorduk. Yüksek ahlakıyla diğerlerinden ayırt edilen bir kişiydi. Daha önce konuştuğum kimselerden onun gibi olanını görmemiştim.

Eşimi, daha önce hiç kimseyi sevmediğim bir sevgiyle sevmeme rağmen, saatlerce chat önünde oturuyor ve onunla konuşuyordum. Eşim geliyor, beni izliyor ve bilgisayarın önünde geçirdiğim saatlere kızıyordu. Bir kişiyi beğenmiştim ve onunla sadece ‘beğeni’ olarak konuşuyordum.

Günlerin geçmesiyle, durum tersine döndü ve beğeni sevgiye dönüştü. Ona eşimden daha çok bağlandım. Eşimin sinirinden kaçıp internette onunla konuşmaya başladım. Bir keresinde kendimi kaybettim ve eşimle kavga ettim. Eşim internet aboneliğini iptal etti ve bilgisayarı evden çıkardı.

Eşime kızdım, çünkü ilk defa bana bu şekilde kızdı, onu cezalandırmak için chat’te sohbet ettiğim kişiyle konuşmaya karar verdim. (Önceleri) Bana onunla konuşmam için yalvarmasına rağmen reddediyordum. Bir gece onu aradım ve telefonda onunla konuştum, o andan itibaren eşime olan ihanetim başladı.

Eşim her evden çıktığında onu arayıp konuşuyordum. Eğer eşimden boşanırsam, benimle evleneceğini vaat ediyordu ve sürekli onunla buluşmam için yalvarıyordu. Onun isteklerinin arkasından sürüklendim ve onunla buluştum.

Buluşmalarımız, bir kadının eşine ihanet ettiğinde yapabileceği en büyük günaha düşene kadar devam etti. Aramızda ilişki oldu. Chat’te tanıştığım adamı sevdim ve eşimin beni boşamasına karar verdim.

Eşimden beni boşamasını istedim. “Neden?” diye sordu. Aramızda sorunlar çoğalmıştı ve dayanamıyordum. Eşimden hoşlanmamaya başlamıştım. Eşim durumdan şüphelendi ve olayın iç yüzünü araştırdı. Bir keresinde telefonda bir adamla konuştuğumu fark etti. Ona gerçeği söyledim.

Bütün olanların üzerine, eşimin bana karşı iyi olmasına karşın onu istemediğimi, artık onunla yaşamaktan hoşlanmadığımı söyledim. Eşim durumu açığa çıkarıp aileme bildirmedi. Ben seni seviyorum ama seninle devam edemem, Allah senin ve bizim günahlarımızı örtsün. “Ailene, benimle yaşamak istemediğini, birbirimize uygun olmadığımızı fark ettiğini söylersin” dedi.

Bununla beraber, eşimin hoşlanmadığı tek şey, internetten kaynaklanan basit problemlerdi. Bana kötü muamelede bulunmadı, hiçbir kusuru yoktu. Sadece “İnterneti evde istemiyorum” dedi.

Kördüm, bütün bunları ancak iş işten geçtikten sonra görebildim. İnternet’te tanıştığım gencin sözleri, eşimle ayrılığıma sebep olmuştu.

(Tanıştığım yabancı) Bana: ”Senden başkasından hoşlanmadım. Hayatımda senden daha tatlı biriyle karşılaşmadım. Sen hayatımda gördüğüm en iyi insansın.” diyordu ama işin sonunda, bu hainin gerçek sözleri, beni bir yıldırım gibi çarptı.

Dedi ki: “Eğer evlenirsem, tanımadığım yada chat gibi yanlış olan bir yolla tanıştığım biriyle evlenmem. Özellikle de senin gibi yaşı büyük ve akıllıysa… Eğer ben birini istersem, chat’te tanıştığım ve evlenmeyi düşündüğüm biri olsa bile, küçük bir kızla tanışırım onu istediğim gibi yönlendiririm, senin gibi evli ve kocasına ihanet etmiş biriyle değil!!!…”

Size yemin ederim ki bu söylediğim kelimeler tamamen onun söylediği gibi, yalan söylemiyorum. Ne bir kelime arttırdım, ne de bir kelime eksilttim. Şimdi şaşkınım!...

İntihar etme düşüncesindeyim, bu yazı sizlere ulaştığında, intihar etmiş yada Allah beni hidayete erdirip karanlığın yolundan uzaklaştırmış olacak. Bana zulmeden ve bu olayla hayatımı sarsan kişi ve onun gibilere diyorum ki: “Bir gün gelecek siz de kendi nefislerinizde, kışkırtıcı şeylerin insanı nasıl aldattığını göreceksiniz. Bütün duam, Allah’ın bana zulmeden kişinin aynı durumdan (kendisi veya ailesinde) şikayet ettiğini göstermesidir. Allah’a emanet olun.”

(Alinti)

Gönül Kİmİ Severse Güzel Odur....

Yıllar önce, çok uzaklarda bir adam varmış. Bu adam çalışmak amacıyla çok uzaklara gitmiş ve yıllarca çalışmış. Sonunda memleketine dönme zamanı gelmiş. Bu çalışma sürecinde toplam 3000 akçe biriktirmiş ve evinin yolunu tutmuş.Evine doğru giderken yolu büyük bir şehirden geçmiş.Yolda yürürken köşe başında birisi:

"Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin akçe" diye bağırıyormuş. Adam düşünmüş:

“Nasıl olur, bir nasihati bin akçeye satarlar, ben yıllarca çalıştım ve sadece 3000 akçe biriktirdim”.

Bu işe pek aklı ermemiş ama merak işte. Duramamış ve adama bin akçe vererek o nasihati satın almış. Nasihat şöyleymiş:

"KADERDE NE VARSA O ÇIKAR”.

Ve yoluna devam etmiş... İlerde yine köşe başında başka bir adam bağırıyormuş:

"bir nasihat bin akçe."

Adam yine dayanamamış bin akçe de o adama vermiş ve ikinci nasihatı da satın almış. İkinci nasihat da şöyleymiş:

“GÖNÜL KİMİ SEVERSE GÜZEL ODUR"

Son kalan bin akçesi ile yoluna devam etmiş. Tam şehrin çıkışında yine köşe başında bir adam bir nasihati bin akçeye satıyormuş. Adam bir parasına bakmış, bir de nasihatı satan şahsa, dayanamamış ve kalan son akçesiyle de o nasihatı satın almış. Son nasihat ise şöyleymiş:

"HİÇ BİR İŞ ACELEYE GELMEZ".

Parasız yoluna devam etmiş. Şehrin çıkışında büyük bir topluluk ile karşılaşmış. Topluluk telaş içindeymiş. Yaklaşmış ve oradakilerden birine neler olduğunu sormuş. Oradan birisi açıklamış, demiş ki:

'Burada şehrin tüm su ihtiyacını karşılayan bir kuyu var, ama kuyunun içinde de canavar var. Canavar suyu tutmuş, göndermiyor. Aşağıya kim indiyse bir türlü çıkamadı. Şimdi herkes korkuyor aşağı inmeye.'

Adam düşünmüş ve ilk satın aldığı nasihat aklına gelmiş. "Kaderde ne varsa o çıkar". Aşağı inmeye karar vermiş. İnince canavar hemen yakalamış ve yerine götürmüş. Demiş ki:

'Buraya gelenlerin hepsine bir soru sordum ve bilemediler. Eğer sen bilirsen seni serbest bırakırım.'

Bir dizine sarışın ve dünya güzeli bir kadın, diğer dizine de kurbağa koymuş ve

"söyle bakalım hangisi güzel?" demiş.

Adam düşünürken aklına ikinci aldığı nasihat gelmiş ve "gönül kimi severse güzel odur" demiş. Bu cevap canavarın çok hoşuna gitmiş. Zira canavar, kurbağanın gözlerine aşıkmış. Adamı salmış ve suyu bırakmış. Almışlar krala götürmüşler ve ağırlığınca altın vermişler.

Adam yoluna devam etmiş ve nihayet evine varmış. Evinin camından içeri bakmış. Bir de ne görsün; karısı genç biri ile diz dize oturuyor. Hemen kılıcını çekmiş ve tam içeri girerken üçüncü nasihat aklına gelmiş :

"Hiç bir iş aceleye gelmez".

Kılıcını kınına koymuş ve içeri girmiş. Hoş beşten sonra karısına o genci sormuş. Kadın da:

"Bey, sen gittiğinde ben hamileydim ve bir oğlumuz oldu. Bu genç senin oğlun" demiş.



alıntı

Üçe On Kala

Geldim, geldim!' diye haykırdı, merdivenleri koşar adım inerken. Kapıdakinin acelesi olmalıydı. Tokmağa bir dokunmuş, bir daha bırakmamıştı, art arda çalıp duruyordu. Hasibe Anne kızgınlıkla karışık bir telâşla kapıyı açtığında gözlerine inanamadı.

-Cemil!

Oğlunun ismi, bir hayret nidası gibi dökülmüştü dudaklarından. Onu altı ay önce Sibirya'ya göndermiş, bu kadar çabuk döneceğini tahmin etmemişti. Onca yıl okulunu bitirmesini beklemiş, tam artık ayrılık bitti derken, 'Gitmeliyim!' demişti, Cemil. 'Gitmeliyim anne, bir insanlık davasına ben ömrümü vermeliyim, sen de evlâdını vermelisin, bizden evvelkilerin ömürlerini, servetlerini, oğullarını verdikleri gibi.'

Anadolu kadını... Onu dinledikçe hak vermiş: 'Git oğlum.' demişti. Bilecik istasyonunda oğlunu cepheye uğurlayan ana gibi; 'Git.' demişti; o da Sibirya'nın buz iklimine Anadolu'dan sıcak bir esinti olarak gitmişti.

Gideceği günün akşamında annesi oğlunun başını dizine koymuş okşamıştı, çocukluğunda olduğu gibi. Sonra çeyiz sandığını açmış, içinden köstekli bir saat çıkarmış ve, 'Al oğlum, bu babanın yadigârıdır, ona da babasından kalmış. Bu aile yadigârına baktıkça anacığını hatırlar, babana da dua edersin.' demişti.

Annesinin ellerini öpüp yüzüne sürdü: 'Seni hiç unutur muyum anne!'

Sonra ayağa kalktı, çantasından bir çalar saat çıkardı: 'Madem öyle, ben de sana kendi saatimi bırakayım. Bu herhangi bir saat değil ha! Kalbimin nabızlarıyla beraber atar. Bu halkalar da benim eserim.’

Cemil, saate üç tane döner halka takmıştı. Bu halkalardan saatin merkezine birer ok uzanıyordu. Birinci halkada 'sabah', ikinci halkada 'kuşluk' üçüncüsünde ise; yalnızca 'T' yazılıydı. Mevsimine göre bu halkalar bir saatin üzerinde sabit duruyordu.

Yeni bir anlayışla hayata gözlerini açtığı günden beri sabahleyin uyanınca, saati kuşluk halkasına kurar, gece yatınca da "T" halkasının üzerine getirirdi. Bunu annesine anlattıktan sonra: 'Sen de aynısını yapar, bana dua edersin.' demişti. Ve daha neler neler konuşmuşlardı. Sabahleyin namaz vaktinde annesi onu uyandırmış ve uğurlamıştı. Bir gidişi vardı ki, fecir vakti sanki karanlığın üzerine sefere çıkmış bir ışık süvarisi idi. Güneşi henüz uyanmamış yerlerin, güneşini dürtmeğe gidiyordu sanki. Tam da bu gidişin dönüşü tez olmaz diye düşünürken, şimdi oğlu karşısındaydı. Her ananın yaptığı gibi açabildiği kadar kollarını açtı ve oğlunun boynuna sarıldı. O an bir karanlığa açıldı gözleri. 'Yavrum' dedi, ağır ağır doğruldu yatağından. Saat "T" halkasının gösterdiği zamana geliyordu. ‘Bu gece sahibin beni uyandırdı, sana ihtiyaç kalmadı.’ diyerek saatin düğmesini kapattı. Abdest alıp seccadesini serdiğinde gözü bir kere daha saate takıldı. Akreple yelkovan yerlerinde duruyordu. Saat üçe on kalayı gösteriyordu. Saati eline alıp baktı. Hayret, Cemil'in saati durmuştu. Anlatılmaz duygularla: 'Yavrum' dedi, 'Nereden bildin saatin durduğunu da gelip anacığını uyandırdın.'

Huşu içinde namaza durdu. Ayrı bir hal kapladı içini bu gece. Sabaha kadar dua dua yalvardı.

....
Birkaç gün sonra, ürkek dokunuşlarla kapısı çalınmaya başladı. Eski evin merdivenlerini gıcırdata gıcırdata inip kapıyı açtı. Nur yüzlü iki genç duruyordu. Uzun boylu olanı ancak duyulacak bir sesle: 'Hasibe Anne siz misiniz?' dedi.

'Evet!'
'İçeriye girebilir miyiz Hasibe Anne? Biz Cemil’in arkadaşlarıyız.' dediler.

Hasibe Annenin gözleri parladı, sevinçli bir telâşla: 'Tabii, tabii! Buyurun evlâdım!' dedi. Ardından heyecanla:
—Cemil, Cemil de geldi mi? O nerede?
—O gelmedi Hasibe Anne...
—Ama bu elinizdeki onun çantası...

İkisinin de bakışları yere indi. Bu ne çetin bir şeydi Allah'ım. İlk konuşan kendisini zar zor toparladı:
—Hasibe Anne, bu çanta onun, ama...

Devamını getiremedi, kelimeler yaş olup indi gözlerinden. Anlamıştı Hasibe Anne, bir anneden daha iyi kim bilebilirdi ki gözyaşı lugâtini. Olduğu yere yıkıldı. Ağlayışlar kim bilir ne kadar sürdü, sonra, 'İnna lillah ve inna ileyhi raciun / Allah'tan geldik, O'na döneceğiz.' dedi. Tevekkül, teslimiyet; çizgi çizgi bir sükunet şekillendirdi yüzünde:
'Nasıl oldu?' diye sordu.

'Biraz hastaydı, doktora götürdük. Durumu iyiye gidiyordu, o akşam da çok iyiydi. Hattâ talebeleri ziyaretine gelmişlerdi. Onlar gittikten sonra yordum galiba kendimi diyerek odasına çekildi, bir daha da uyanamadı.'

— Pekiyi ya naaşı...

Yine bir gözyaşı nöbetine tutuldu Hasibe Anne, devamını getiremedi.

Uzun boylu olan kendisine bazı kâğıtlar uzatarak:
— Sabahleyin naaşının yanında bunları bulduk. Sanki vefat edeceğini anlamıştı. Israrla, hemen ertesi gün öldüğü topraklara gömülme isteğini yazmış bu sayfalara. Biz de oğlunuzun bu kadar ısrarlı son isteğini kırmayacağınıza inanarak onu okulumuzun bahçesine defnettik, çok sevdiği talebelerinin seslerini duyabileceği bir yere...

Sonra cebinden köstekli bir saat ile bir zarf çıkarıp Hasibe Anneye uzattı:
- Bunları da size bırakmış Hasibe Anne, bu oğlunuzun saati, bu da size yazdığı son mektup.

Hasibe Anne, saati avucuna alacak şekilde zincirini koluna doladı, ardından titrek ellerle mektubu aldı, dudaklarına götürüp öptü ve uzun uzun ağladı. Her şeye rağmen nezaketini muhafaza ederek: 'Müsaade eder misiniz evlâtlarım?' diyerek kalktı. Oğluyla son defa konuştukları sedir üzerine oturdu. Oğlunun başı dizinde, gitmeden önce söylediği sözler bir kere daha yankılandı kulaklarında. ‘Artık bundan böyle sana dua etmek, bana da bir küheylan gibi çatlayıncaya kadar koşturmak düşer. Ve belki de bir gün cennette zümrütten sedirlerde otururuz anne! Ben yine başımı böyle dayarım dizine, sen de bir yandan saçlarımı okşar, bir yandan da bana ninni söylersin. Bir ana için evlâdının başını dizlerinde okşamak ve bir evlât için anasının içli ninnisini, zamansız bir mekânda sonsuza kadar dinlemek, ne muhteşem...’ Zar zor açtı mektubu:

'Anacığım!' diye başlamıştı Cemil. “Ömrüm bitmeden bu mektubu tamamlayıp tamamlayamayacağımı bilemiyorum. Bu mektubun ikimizin sırrı olarak kalmasını istiyorum. Buralar ne soğukmuş meğer anne, iliklerim dondu. Üşüyorum anneciğim, çok üşüyorum. Bu mektubu hasta, yatağımda yazıyorum. Akşam talebelerim beni ziyarete geldi. Şifa bulmak için onlara dua ettirdim. Bir dua edişleri vardı ki anne, görmeliydin... Bin tane canım olsaydı ve bin tanesi de bu soğukta buz kesseydi, yine de gelirdim buralara anne. Bu akşam seni çok aradım. Burada olsaydın, nane limon kaynatır beni terletirdin. Şu an burada olamayışına artık yanmıyorum. Çünkü anne, bir ara dalmıştım ki, birden odamın kapısı açıldı. İçeriye nurdan bir abide girdi. Görür görmez ayağa fırlamak istedim; ama kalkamadım, takatim yoktu. 'Üşüdün mü Cemil’im, çok mu üşüdün?' dedi. Bana ‘Cemil'im dedi anne! ‘Cemil'im dedi! Çıkarıp hırkasını giydirdi. Dahası ‘gel’ dedi, artık ebediyen üşümeyeceksin. Kalkmaya çalışırken yatağımdan fırlamışım. Davetine uyup gideceğim anne. Gitmeden belki sana da uğrarım. Benim için üzülme, ben de senin için üzülmeyeceğim. Beni uğurlarken, ‘Allah'a emanet ol.’ demiştin ya şimdi ben de seni O'na ve Habibine emanet ediyorum. Bana bir Fatiha oku ve Allah'a emanet ol anne...”

Oğlun Cemil

Mektup düştü ellerinden Hasibe Annenin. Dudakları gayri ihtiyari kımıldadı. Şimdi Fatiha okuyordu Cemil'e, sanki kulağına ninni fısıldıyordu. Ellerini yüzüne sürerken gözleri Cemil'e verdiği ata yadigârı saate takıldı. Saat üçe on kalanın üzerinde durmuştu.
M. Sacid ARVASİ (Nisan – 2004)

Kaynak:http://www.mucurum.com/

ÜmİtsİzlİĞe DÜŞÜlen Ve İsyan Edİlen Her An İÇİn Hatirlamak Üzere...'

NİYE BEN? DIYEN HERKES İÇİN....

Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı.Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini takti, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.

Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslebilecegi bir oyuk buldu.. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kisi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca. Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.

"Allahım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildigin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et."

Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler.İçlerinden biri "Aranızda lens kaybeden var mi?" diye bağırdı.

Brenda'nın sonradan ögrendigine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavasça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmisti.

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa bunları yazacaktı:

"Allahım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar agır. Ama istedigin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım..."



"BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" demeyin.....

Alıntı:http://www.mucurum.com/

 

Küçük gothic kızlar..
















Ankh Nedir? Haç İşaretine Neden Benzetiriz?

Bu işareti taşıyan kolye sahibi olduğumda aldığım tepkiler sinirimi bozmaya başlamıştı.İşim bitti biraz araştırayım dedim.İnternette bulduğum kaynaklardan birini sizlerle baylaşim dedim.Bakalım neymiş sözde HAÇ işareti.. 

Öncelikle genel bir tanım yapmak gerekirse grubumuzun logosu olan Ankh (Ankh of Life) Kapital (büyük) "T" harfinin üzerine oturtulmuş küçük bir daireden ibaret olup çoğunlukla haç'a benzetilen fakat Hristiyanlıkla pek alakası olmayan (hatta hiç denilebilir) en yaygın eski Mısır sembolüdür. James Churchward'a göre daire Mu'da ilâhî bir semboldü; "T" sembolü (Tau) ise "Ta-Ha" diye okunurdu ki an*lamı "yıldızlardan gelen sular" dır. Ezoterik bilgilere göre de su sembolü tesirleri ifade eden bir semboldür. Sembolün “T“ kısmı Maya İnka Hindu Çin ve Kalde yazıtlarında rastlanan birçok alfabede de kullanılan bir harftir.


İsis misterleri inisiyasyonunda kullanılan bu sembole birçok Mısır ilahının elinde rastlanmakla birlikte en çok İsis’in elinde rastlanır.

Daire Raul Emmanuel gibi kimi teozofi yazarlarına göre görünmez hiye*rarşiyi simgelemektedir. T'nin yatay çiz*gisi ise görünmez hiyerarşi ile insanların birbirinden ayrıldığı bölgeyi gösterir. Bu durumda alt kısım hür iradesiyle insana ayrılan yaşamı temsil eder. Sembolde aktif ve pasif erkek ve di*şi yer ve gök ikilemi* nin ifade edildiğini düşünenler de vardır. Ejiptologlar ise sembolün dairesinin isa'yı temsil etti*ği kanısındadırlar ki ezoterik bilgilere göre Ra'nın yıldızı fizi*ki güneş (Güneş) değil "süptil güneş" yada "güneşin ardındaki güneş" olarak ifa*de edilen 'Sirius'tur . Bu durumda sembol Sirius ile ilgili bir anlam taşımak*tadır. Nitekim Ankh'ın biraz değişik bir biçimi olan "İsis düğümü" Sirius'u tem*sil eden İsis'in (isis ve Osiris) adıyla anılır. İsis düğümü Dünya'daki tüm yaşam tezahürünün be*sin kaynağı olan 'ya*şamsal akışkan'in sonsuz özünü temsil ederdi ki bu İsis'le özdeş kabul edilirdi. Ankh sembolü di*ğer semboller gibi kullanıldığı yere göre farklı anlamları olan bir semboldü. Örne*ğin alnın ortasında tutulduğu zaman 'misterler'e inisiye olmuş bulunmayı ve sırrı gizli tutmayı ifade ederdi. Yani bu inisiye olmayanlara (arkanlar`a) kapatan anahtardı. Psişik yetenekleri açığa çı*karak görünmez hiyerarşi ile vizyon veya sezgi yoluyla temasa geçen kimse yani öte âlemin tülünü aralamış kimse misteri kaybetmeksizin kimseye açıklayamazdı.

Mumyaların üzerine konulan Ankh sembolü ise mumyalananın tanrılara (gö*rünmez hiyerarşiye) benzer duruma gele*ne kadar doğum-ölüm süreçlerinden (reenkarnasyon) defalarca geçeceğini ifade ediyordu
Sembole "kulplu haç" (crux ansata) da denilmektedir.

Sözcük anlamı “yaşam” olan ankh işaretinin simgelediği 12 anlamdan 4’ü şöyle açıklanır:

*Ankh sembolü genel anlamıyla ya da semavi ve dünyevi alem arasındaki irtibata ilişkin anlamıyla kullanıldığında daire Semavi Yönetim’i “T”nin yatay çizgisi olan kol yeryüzü ile semavi alemi ayıran sınırı simgeler; sütun sembolizmini içeren aşağı inen kol ise iki alem arasındaki iki yönlü her türlü irtibat ve iletişimi temsil eder.

*Sembol inisiyenin alnının ortasında iki gözünün arasında yani üçüncü göz hizasında tutulduğunda misterlere inisiye olmuş bulunmayı ve sırrı gizli tutmayı simgeler. Bu arkan denilen sırlara açılan kapıları inisiye olmayanlara kapatan anahtardır. Yani bu öte-alemin tülünü aralamış durugörü gibi psişik yeteneklere sahip olmuş ve görünmez hiyerarşi ile vizyon veya sezgi yoluyla temasa geçmiş inisiyenin sırları kimseye açıklamaması gerektiği anlamına gelir.

*Ankh sembolünün kulpundan tutulan bir anahtar olarak kullanıldığı sembolizmlerde ise bu anahtar onu taşıyan kişinin İsis gizemleri (misterleri) inisiyasyonundan geçmiş biri olduğunu simgeler. O kimsenin göğün kapısının anahtarına sahip oluşu İsis ve Osiris’le temsil edilen semavi vazife organizasyonunda artık şuurlu olarak hizmet edebilecek bir duruma gelmiş olmasını ifade eder.

*Mumyaların üzerine konulan ankh sembolü mumyalananın ilahlara benzer duruma gelene kadar doğum-ölüm süreçlerinden (reenkarnasyon) defalarca geçeceğini simgeler.

Sembol haç kısmından tutulması İsis’in elinde olması gibi farklı bağlamlarda daha farklı anlamlarda kullanılmaktadır.

Ansiklopedik bilgiden sıkılanlar için:

Ankh'ın şekil olarak neyi temsil ettiği egyptologlar tarafından sürekli tartışılmıştır.

Kimileri şeklinin insan vücudu olduğunu söyler. En yaygın kanılardan biri de budur çünkü ankh ölümün ardından yaşamın sembolü onun anahtarıdır. Şekil itibariyle cift cinsiyetli olduğu söylenir ki bu da kadın veya erkek ayırt etmeksizin köle ırk haric bütün insanlari temsil eder.

Kimileri ise seklinin nil nehri olduğunu savunur. Dogduğu yer ince ucu döküldügü iskenderiye deltasi yuvarlak başi sağa ve sola açılan kollar ise nil'in doğu ve batı yakasıdır.

Bir başka teoriye göre ise ölüm ile bir tutulan çarmıh'ın üst bölümü yuvarlanmış şeklidir. Bilinmektedir ki çarmıha germe yalnızca romalılar tarafından değil o dönemde gerek yunanlılar gerekse mısırlılar tarafından sürekli uygulanan bir cezalandırma yöntemiydi. Bu haç şeklinin tepesinin yuvarlanıp bir elips/halka şekli olusturmasının sebebi ise sonsuz bir döngüyü işaret etmesi böylece ölümden sonra yaşamı sembolize etmesidir.

Tabiki bunlar üç farklı teoridir.

Kısaca:

Ankh'ın şekil olarak neyi temsil ettiği Egyptologlar tarafından sürekli tartışılmıştır.

Kimileri, şeklinin insan vücudu olduğunu söyler. En yaygın kanılardan biri de budur, çünkü ankh, ölümün ardından yaşamın sembolü, onun anahtarıdır. Şekil itibariyle çift cinsiyetli olduğu söylenir ki, bu da kadın veya erkek ayırt etmeksizin, köle ırk hariç bütün insanları temsil eder.

Kimileri ise seklinin Nil nehri olduğunu savunur. Doğduğu yer ince ucu, döküldüğü İskenderiye deltası yuvarlak başı, sağa ve sola açılan kollar ise Nilin doğu ve batı yakasıdır.

Bir başka teoriye göre ise, ölüm ile bir tutulan çarmıh'ın üst bölümü yuvarlanmış şeklidir. Bilinmektedir ki çarmıha germe, yalnızca Romalılar tarafından değil, o dönemde gerek yunanlılar, gerekse mısırlılar tarafından sürekli uygulanan bir cezalandırma yöntemiydi. Bu haç şeklinin tepesinin yuvarlanıp bir elips/halka şekli oluşturmasının sebebi ise, sonsuz bir döngüyü işaret etmesi, böylece ölümden sonra yaşamı sembolize etmesidir.

Fakat zaman içinde Ankh hayat ve ölümsüzlüğün, evrenin, güç ve hayat veren hava ve suyun sembolü olmuş, ölüm kapısının kilidini açan bir anahtar ve ölümden sonraki hayatın simgesi olmuştur.

Kaynak:http://www.izafet.com/metafizik-bilimkurgu-mitoloji/

Mevsimsel yorgunluktan kurtulun!

 Moraliniz bozuk, kendizi sürekli yorgun hissediyorsunuz, yataktan kalkmanız için bir vinç diliyorsunuz... Endişelenmeyin! Mevsim değişikliği sırasındaki bu karamsar ve miskin halleri atlatmanın pratik yolları var.

Yorganın altından çıkmadan en sevdiğiniz filmleri seyrettiğiniz bir günün hayaliyle mi yaşıyorsunuz? Her sabah yataktan sürüklenerek mi çıkıyorsunuz? Yalnız değilsiniz... Mevsim geçişlerinde yaşanan ufak çaplı bir depresyon geçiriyor olabilirsiniz.

Uzun kış mevsimi boyunca karanlık günlerin içindeydik: Kar yağdı, yağmur bazen hiç durmadı. Bir de üstüne ekonomik kriz eklenince, ruhsal çöküntü yaşamak kaçınılmaz oldu. Merak etmeyin, iç karartıcı günler sona eriyor.

Hava güneşli olduğu zaman insanların yüzlerine bir bakın. Yaşam dolu ve enerjik değiller mi? Ama elbette kışın gözüken tablo böyle olmuyor.

Bazı insanlar daha ağustos ayında kış mevsiminden korkmaya başlıyor. Kış geldiğinde ise uyuşuk, moralsiz ve motivasyonları düşük olabiliyor. Hatta böyle zamanlarda karbonhidrat tüketimi de artış gösterebiIiyor. Bu yüzden kilo almak maalesef kaçınılmaz oluyor. Bu durum sizin için çok uç bir örnek olabilir ama her beş kadından birinin bunun biraz daha hafifini yaşadığını söyleyebiliriz. Artık bu günler sona erdiğine göre kilolarınızdan kurtulup daha canlı ve sağlıklı olmanın zamanı geldi.

Uzmanlara göre, kış mevsiminin karanlığı beynin uykuyu, iştahı, seks dürtüsünü ve moral düzeyini kontrol eden kısmını olumsuz etkiliyor. Beynin bu bölümünde oluşan bu dengesizlik biyokimyasal bir etki yaratıyor. Bu yılın başında uzmanlar, kötü havayla beynin kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan serotonin kimyasalının arasında bir bağlantı olduğunu tespit etti. Buradan çıkarak vardıktan sonuç ise güneş ışığının mutluluğa eşit olduğu!

Mevsim geçişlerindeki moral bozukluğunuzu yenmek için yapabilecekleriniz çok basit. Günler aydınlanırken siz de eski moralinize kavuşmak için aşağıdaki önerilerimizi uygulayabilirsiniz.


IŞIĞA DOĞRU GİDİN

Çoğumuz evden sabah erkenden çıkıp akşama kadar çalışıyoruz. Gün ışığında girdiğimiz ofislerimizden karanlık saatlerde çıkabiliyoruz. Biraz daha fazla ışığa ihtiyaç duyduğunuz şu günlerde eve kapanmayın. Hiç olmazsa hafta sonlarında kendinizi dışarı atın. Hava soğuk, güneş bulutların arkasında saklanıyor olsa da vücudunuzun ışığa ihtiyaç duyduğunu unutmayın.

O gözükmeyen güneşin faydaları yadsınamaz. Bulutlu bir hava bile evinizdeki ışıklandırmadan daha aydınlıktır. Evden çıkmayı tercih etmiyorsanız perdeleri sonuna kadar açın. Bu şekilde eve olabildiğince güneş ışığı sokun. Ofiste çalışırken ise masanızın cam kenarında olmasını tercih edin. Evinizdeki ya da ofisinizdeki mobilyaların açık renkli olmasına dikkat edin.

Evinizde suni aydınlatmalar yerine doğal aydınlatmalar kullanmayı tercih edin. Yeni çıkan düşük voltajlı ekonomik ve iyi aydınlatan ampulleri deneyebilirsiniz. Floresan ışıklardan ise uzak durun. Bu tip aydınlatmalar suni olduklarından gözünüzü yorarlar.

TATİL YAPIN

Ekonominin bu denli kötü olduğu bir zamanda çoğumuz yılda sadece bir tatili karşılayabiliyoruz. Peki neden illa yazın tatil yapmak yerine tatil hakkınızı baharda kullanmıyorsunuz? Havaların tam olarak ısınmadığı, güneşin kendisini arada sırada gösterdiği şu günlerde güneye gidin. Baharın başlarında yapacağınız bir yaz kaçamağının fiziksel ve ruhsal etkisi haftalarca hatta aylarca sürecektir.

Yapılan yeni araştırmalar, ekvatora yaklaşıldıkça mutluluk seviyesinin arttığını gösteriyor. Çünkü gittiğiniz yerdeki ışığın kalitesi ve gücü büyük önem taşıyor. Kayak yapmaya gittiğiniz zaman da bahsettiğimiz kaliteli gün ışığından faydalanabilirsiniz.

OFİSTEN UZAKLAŞIN

"Yakın bir zamanda tatile çıkmama imkan yok" diyorsanız, size daha kolayını önerelim. Ofiste kelimenin tam anlamıyla dirsek çürüttüğünüz masanızdan biraz uzaklaşın. Sadece yemek yemek ya da sigara içmek için kalktığınız sandalyenizden biraz da hava almak için kalkın. Yarım saatliğine dışarı çıkarak yürüyüş yapın. Eğer çalıştığınız binada bir teras varsa, oraya çıkıp hava almayı da deneyebilirsiniz. Otoparkta arabaların arasında yapacağınız bir yürüyüşün bile kendinizi ne kadar iyi hissettireceğine inanamayacaksınız. Gün ışığı moralinizi yerine getirirken bir yandan da egzersiz yapmış olacaksınız. Unutmayın ki egzersiz gerçekten de önemli bir antidepresandır.

KENDİNİZİN DOĞAL ALARMI OLUN

Hava değişimi yaşadığımız şu günlerde, uyku hormonu olan melatonin seviyesini azaltan mekanizma düzgün olarak çalışmaz. Bu yüzden de sabah yataktan kalkmak zorlaşır. Eğer eviniz panjurluysa yatarken onları kapamak yerine sonuna kadar açık bırakın. Böylelikle gün aydınlandığında vücudunuz güneşin enerjisini hissedecek ve olumlu etkilerinden yararlanacaktır.

DAHA AZ İÇKİ TÜKETİN

Arkadaşlarınızla çıktığınızda içkinin size daha iyi vakit geçirteceğini düşünüyor olabilirsiniz. Bunun sebebi, alkolün rahatlatıcı özelliğindendir. Oysa araştırmalar, alkolün vücuttaki mutluluk hormonu seviyelerini düşürdüğünü gösteriyor. Eğer birkaç hafta içki içmemeyi denemek gözünüzde büyüyorsa, dışarı çıktığınızda geceyi bir bardakla bitirmeye çalışın.


MEVSİM DEĞİŞİMİNİN VÜCUDUNUZDAKİ NEGATİF ETKİLERİ

Bir ara vermeye ihtiyacınız olduğunu gösteren belirtileri şöyle sıralayabiliriz:

İçinizde engel olamadığınız ağlama isteği varsa, durduk yere moralinizin bozulduğunu hissediyorsanız depresyonda olabilirsiniz. Bunlara ek olarak, aşırı yorgunluk, aşırı uyuma isteği duyuyor ya da uykusuzluk çekiyorsanız, iştahınızda aşırı artış, konsantrasyon bozukluğu varsa, çabuk öfkeleniyor, tedirginlik hissettiğinizi düşünüyorsanız doktorunuzu bir an önce ziyaret etmelisiniz.

 

Kaynak:http://msnyasam.ekolay.net/

Osmanlı kadınları hakkında gerçekler

Osmanlı kadınlarını yanlış tanımışız

Amerikan asıllı Aslı Sancar'ın, ''Osmanlı Kadını: Efsaneler ile Gerçekler'' adlı kitabı Osmanlı kadınlarına ilişkin gerçekleri su yüzüne çıkardı. Kitaba göre, Osmanlı kadını sanılanın aksine o zamanlarda Avrupalı kadınlardan çok daha fazla hakka sahipti ve toplum içersinde söz sahibi olabiliyordu.

Amerikan asıllı Aslı Sancar'ın, ''Osmanlı Kadını: Efsaneler ile Gerçekler'' adlı kitabı, Kaynak Yayınları'ndan çıktı.

ABD'nin kitap oskarları sayılan Benjamin Franklin Awards'da, bin 800 yapıt arasından tarih alanında yayınlanmış ''En İyi Eser'' seçilen kitap, Osmanlı kadını hakkında 19. yüzyıldan itibaren oluşmuş, ''fanteziye dayalı, olumsuz ve Oryantalist'' görüşleri inceliyor.

Osmanlı coğrafyasında uzun süre yaşamış Lady Montague, Julia Pardoe ve Lucy Garnett gibi Batılıların yazdıklarından alıntılar da yapılan kitapta, Osmanlı kadınının ''Oryantalist kaynaklarda gösterildiği gibi pasif, zayıf, Harem'de tutsak, sadece bir zevk aracı değil, aksine aktif, güçlü ve toplumda çok önemli yere sahip bir kadın olduğu'' anlatılıyor. Osmanlı kadınının Harem'de hiçbir hakka sahip olmayan bir ''köle'' gibi sunulduğu Batılı tasvirler, Osmanlı sicil defterlerinden belgelerle çürütülüyor.

Kitabın en ilgi çekici noktası ise Osmanlı kadınlarının o dönem Avrupalı kadınlarda bile bulunmayan haklara sahip olduğunu gün ışığına çıkartıp hatırlatması...

"Egzotik ve ezilmiş kadın" sunumu

33 yıldır Türkiye'de yaşayan ve adını değiştirerek Türk vatandaşı olmayı seçen Sancar yaptığı açıklamada, 1990'lı yıllarda Harem ile ilgili bir kitabın eline geçmesiyle bu konuya ilgisinin başladığını söyledi.

''Kitap çok güzeldi ama tam bir oryantalist bakış açısı vardı'' diyen Sancar, bu görüşlerin doğru olup olmadığını merak ederek araştırmaya başladığını, Türkiye ve dünyadaki birçok kaynağı ulaşmaya çalıştığını anlattı.

Sancar, ''Çoğunlukla Avrupa seyyahlarının yazıları var ama Batıda bu konuda bir boşluk olduğunu, kaynakların eksikliklerini gördüm. O nedenle İngilizce bir kaynak oluşturmaya karar verdim'' dedi.

Kaynakları inceledikçe Osmanlı kadını hakkında bilmedikleri çok şey olduğunu gördüğünü ifade eden Sancar, yabancıların gözünden Osmanlı kadını hakkındaki ''efsane ve gerçekleri'' şöyle dile getirdi:

''Genel olarak Oryantalist bilim adamlarının sunduğu yayınlar var. Osmanlı kadını egzotik ve ezilmiş olarak gösteriliyor. Bu konudaki benim görüşlerim de araştırmalarımla çok değişti. En önemlisi Osmanlı kadının haklarını öğrendim. 1882'ye kadar bir İngiliz evli kadının mal sahibi olma veya miras hakkı yok. Malları kocasına ait, kendi adına dava açamıyor. Boşanma hakkı yok, boşandığında çocukları kocaya veriyorlar.

Halbuki Osmanlı kadınının evlilikte kontrat yapma, istediği şartları koyma, boşanma hakkı var. Mal sahibi ve izni olmadan malları kullanılamıyor, mirasa sahip. Dava açabiliyor, küçük çocuklar anneye veriliyor. Bunların farkına vardım, bunlar benim için yeni bilgilerdi. Gördüm ki bildiğimiz efsane hakikatten gerçekten çok farklı...''

"Osmanlı kadınını Türkler bile bilmiyor"

Sancar, bu konuyu Türkiye de bile birçok kişinin bilmediğine dikkati çekerek, ''Kitaplarda bu konudan pek bahsedilmiyor ve Türkiye'deki kitaplar da yabancı kaynaklı olduğu için onlarda da bu konu geçmiyor. Halbuki Osmanlı kadınının o dönem çok önemli hakları var ve bunu kullanıyor. Bunun bilinmemesi üzücü'' diye konuştu.

Aslı Sancar, Osmanlı kadınının toplum ve aile içinde çok itibarlı bir statüye sahip, zarafet ve estetik yönünün dikkat çekici olduğunu vurguladı.

Avrupalı kadından daha medeni

Kitapta, Osmanlı kadınının yaşadığı Harem'in, düşünülenin aksine, kadınların rahatça bulunduğu ve misafirlerini ağırladıkları, ailece güzel saatler geçirdikleri yer olduğu belirtiliyor.

Batılı seyyahlardan alıntılar yapılan kitapta, D'ohsson'un, Osmanlı kadını hakkında şu ifadeleri yer alıyor:

''Tabiat, Doğu'nun kadınına hem zarafet hem de cazibe bahşetmiş. Tavırları soylu ve zarif. Davranışları hoş, konuşması açık, saf ve incelikli. En azından Türk Haremleri'ne sıkça girip çıkmış Hristiyan kadınların hepsi bunda ittifak ediyor. Bunun böyle olmadığına inanmak için de hiçbir sebep yok. Ben şahsen pek çok ortamda Türk kadınlarıyla bir araya geldim. Konuşmalarındaki sadelik, ifadelerindeki açıklık, düşüncelerindeki incelik, ses tonlarındaki zarafet ve davranışlarındaki seçkinlik beni her zaman için çok etkiledi.''

Bir Avrupalı kadın Miss Julie Pardoe'nün gözünden Osmanlı kadını ise şöyle:
''Avrupa'da çok sık karşılaşabileceğiniz, o insanda konuşmaya heves bırakmayan kayıtsızlığın ya da tepeden bakan soruşturmacı tavrın Türk hanımefendilerinde de olabileceğinden korkmanıza hiç gerek yoktur. Onlarda tam tersine insana hoşnutluk veren, yürekten gelen bir medenilik vardır. Bu memleketin bütün insanlarında görebileceğiniz sezgisel nezaketlerinden doğar bu halleri...''

Osmanlı kadınının özgürlüğüne dikkat çeken Pardoe ise şaşkınlığını, ''Hepimizin inanmaya yatkın olduğu üzere özgürlük mutluluksa, Türk kadınları en mutlu kadınlardır, çünkü tüm imparatorluktaki en özgür insanlar onlardır'' sözleriyle dile getiriyor.

 

Kaynak:http://msnyasam.ekolay.net/

Hayır diyememe hastalığından kurtulmak için 9 yol

“Hayır” diyebilmek öğrenilen ve öğretilebilen sosyal bir beceridir. Bu sosyal becerinin eksikliği, yani “hayır” diyememek ise bir hastalıktır. Daha doğrusu psikolojik ve fizyolojik hastalıklara yol açan tehlikeli bir virüstür. Kötü gün dostu olmak elbette önemlidir. Evet diyebilmek güzeldir. Lakin sınırlarımızı aşmadan, kendimizi ve ailemizi zora düşürmeden…

Genç bir kızcağız… Yirmili yaşlarında henüz... Kibar, nazik ve alımlı! Sıcaklığı gözlerine yansıyacak kadar da samimi… Konuştukça açılıyor. Açıldıkça da, gözlerinden inci gibi yaşlar süzülüyordu. “Uyuyamıyorum. Hele aynalara hiç bakamıyorum. Yaşanmamalıydı. Mahcubum Allah’a ve kendime karşı!” derken ıslak gözlerini siliyordu. Özür diliyordu bir yandan da, gözyaşlarını tutamadığı için...

“Yüreği güzel kız, ağlamak güzeldir. Ağlayamaz her göz! Bırak aksın” dedim hiç düşünmeden. Çünkü biliyordum ki “Yaradan’ın korkusuyla -sinek başı kadar bile olsa- akan o gözyaşı” onu ötelerde yalnız bırakmayacaktı.

Muhafazakâr bir aileden geliyordu. Aşırı sert ve iletişime geçmeyen bir baba yanında, kendini çocuklarına adamış cefakâr bir anne vardı tabloda. Anne de kızı gibiydi. Kimseyi incitmemiş ve kırmamış. Lakin hep kırılmış…

İşte bu yönüyle çekmişti annesine. Sessiz, sakin, herkesi düşünen, memnun etmeye çalışan, itiraz etmeyen ve kimseyi gücendirmemek için “hayır” bile diyemeyen bir kişilik çıkmıştı ortaya. İşin ilginç yanı bu özelliği çoğu zaman da işe yaramıştı. Bilhassa da çocukluk döneminde bu yönüyle takdir ve onay almıştı çevresinden.

Çizilemeyen sınırlar

Buraya kadar her şey tamam gibi geliyor değil mi? Hatta belki de bu özelliklere sahip bir kız çocuğu kulağınıza hoş bile gelmiş olabilir. Gelin görün ki, bu tür hikâyelerin sonu hiç de hoş olmayabiliyor. Mesleğimiz icabı hayatları dinliyoruz. Çocukları, gençleri ve yetişkinleri… Pişmanlıklarını, hatalarını, artılarını ve eksilerini... Bu paylaşımlar esnasında bu sorunlara yol açan kişilik özelliklerine ya da “Hayır diyememe” gibi sosyal beceri eksikliklerinin nelere sebep olabildiğine tanık oluyoruz.

Kişi, aşırı iyi niyetinden dolayı ya kız-erkek ilişkilerinde, ya okul-iş yaşamında, ya arkadaşlık ilişkilerinde ya da evliliğinde incitilip örselenebiliyor, hatta istismar edilebiliyor. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi... Sınırlarını çizemediği için sınırları ihlal edilmeye başlanıyor. Sınırları aşmak isteyene de “Aman kırılmasın, kimsenin ağzının tadı bozulmasın” düşüncesiyle ‘Dur, hayır’ bile diyemiyor.

“Hayır” diyebilmek öğrenilen ve öğretilebilen sosyal bir beceridir. Bu sosyal becerinin eksikliği yani “hayır” diyememek ise bir hastalıktır. Daha doğrusu psikolojik ve fizyolojik hastalıklara yol açan tehlikeli bir virüstür.

Sadece bu genç kız mı hayır diyemediği için zarar gören? 45 yaşlarında bir beyefendinin kararan hayatı mesela... Arkadaşlarından biri önce yüklü bir miktar borç para istiyor. Ardından da kefil olmasını istiyor. Beyefendi kendisini çok aşan bu talebe “hayır” diyemiyor. Bile bile lades derler ya! Arkadaşının borcunu ödeyemeyeceğini bildiği halde evet diyor.

Sonunda adamcağız malını mülkünü kaybediyor. Bununla da kalmıyor, ailesi parçalanıyor, ardından da kalp krizi geçiriyor. Cenazesinde konuşuyor yakınları: “Merhum çok iyi niyetli biriydi. Ah keşke bir de hayır diyebilseydi…”

“Hayır” de, hayır dile

Kötü gün dostu olmak elbette önemlidir. Evet diyebilmek güzeldir. Lakin sınırlarımızı aşmadan, kendimizi ve ailemizi zora düşürmeden... Kendi istek, ihtiyaç ve inançlarımızdan taviz vererek, başkasının bir ihtiyacını gönüllü olarak ve seve seve nereye kadar karşılayabiliriz?

İstenilen meblağ bizi fazlasıyla aşıyorsa ve bu kişi dostumuzsa onu kırmadan da “hayır” demenin yolları var. Öte yandan yardım sadece maddiyattan mı ibaret olmalı? Esasında bazen manevi bir bakış açısını kazandıracak bir konuşma bile psikolojik olarak muhatabımızı rahatlatabilir. Dostumuzun sorununu dinleyerek, önündeki diğer seçenekleri fark etmesini ya da daha akıllıca duruma yaklaşmasını sağlayabiliriz.

İpe un sermek!

Nerede “hayır”, nerede “evet” demeli? Bazen iyi niyetli dostumuz bizden bir şeyler ister. Bazen de iyi niyetli olmayanlar ister. Bunu ayırt edebilmek çok önemli!

Nasreddin Hoca’nın meşhur fıkrasını bilirsiniz. Bir gün aldıklarını vermeyen komşusu hocadan ip ister. Hoca önce “Kusura bakma, veremem” der. Israrı devam edince de “İpe un sermişler” diye ekler. Komşusu “Aman Hocam, hiç ipe un serilir mi?” diye talebini sürdürür. En sonunda Hoca dayanamayıp der ki “İp benim değil mi? Vermek istemeyince ipe unda serilir başka şey de…”

Biraz mizah biraz zekâ… Muhatabına mesajını ne güzel de iletiyor Nasreddin Hoca.

Akran baskısı

Bir genç “hayır” deme becerisinden yoksunsa kötü alışkanlıklara da davetiye çıkarmış oluyor. Sigara, alkol ya da uyuşturucu kullanan gençlerle yaptığımız görüşmelerde bu gençlerin reddetme becerilerinin olmadığını görüyoruz.

Doğal süreçte bir ergen arkadaş gurubu tarafından kabul edilmeye, sevilmeye, takdir edilip onaylanmaya ihtiyaç duyar. Bu yaşlarda ergen için arkadaşlarının kendisi hakkında ne düşündüğü çok önemlidir. Akran baskısı ise genci istemediği şekilde davranması için zorlayabilir. Yapılan araştırmaların da gösterdiği gibi, yerinde ve zamanında hayır diyebilme becerisine sahip gençler akran baskısına maruz kalmamaktadır.

“Hayır diyememe” virüsünü çocukluk döneminde yükleyenler, annemiz ve babamızdan başkası değil! Aileler bu virüsü bilinçsizce, bunun ciddi hasarlara yol açabileceğini bilmeden çocuklarına bulaştırıyorlar.

Halbuki bir çocuğun kendini tehlikeli durumlardan, örneğin bir tacizden ya da istenmedik bir dokunma şeklinden koruyabilmesi için reddetme becerilerine sahip olması gerekmektedir.

Bu beceriyi “Gerekince hayır demelisin” diye söylemlerimizle öğretemeyiz. Bir beceriyi öğrenmek için pratiğe yani onu kullanmaya ve uygulamaya ihtiyaç vardır.

Çocuğun hayır deme hakkı
Çocuğunuz sürekli birilerini memnun etme çabası içinde mi? Olumsuz duygularını ve farklı düşüncelerini saldırganlığa vurmadan size, arkadaşlarına ve öğretmenlerine üslubuna uygun bir şekilde yansıtabiliyor mu? Size hayır dediğinde ya da itiraz ettiğinde tepkiniz ne oluyor?

Genellikle çocuklarımızın bizim gibi hissetmesini, düşünmesini ve davranmasını bekliyoruz. Bizim seçtiğimizi istediğimiz kadar yemeli. Bizim belirlediğimiz kıyafeti giymeli Bize itiraz etmemeli… Esasında çocuğumuzun bizden farklı bir birey olduğunu kabul etmeliyiz. Bir çocuk saygıyla dinlenilmeye ve kendisine söz hakkı verilmesine ihtiyaç duyar.

Geçenlerde 4.5 yaşındaki oğlum eve gelen misafir çocukla oynuyordu. Arkadaşı biraz fazlaca hareketli ve sinirli bir çocuktu. Oynarlarken oğlumun oyuncaklarından bazılarına zarar verdi. Ama yanlışlıkla değil. Bir süre sonra arkadaşı, oğlumun en sevdiği, gözü gibi sakındığı kırmızı tırı ile oynamak istediğini söyledi. Oğlum tırını arkadaşına vermek istemediğini ama kamyonuyla oynamasına izin vereceğini söyledi. Derken olay büyüdü. “Hadi oğlum versene tırını. Çok ayıp! Paylaşmak güzeldir. Üzülmesin arkadaşın, hem o misafir. Versen ne olacak” demeyi düşündüm önce. Vazgeçtim sonra. Zaten oğlum her şeyini paylaşıyordu. Ama arkadaşının dikkatsizce oynayıp zarar verme ihtimalini tahmin etmişti. Yanı sıra bizim ona ikinci bir tır alamayacağımızı biliyordu. Sonuçta “hayır” deyip, hassas bir oyuncak olan kırmızı tırını vermemekte haklıydı. Müdahale etmedim. Bir süre sonra bir ses geldi odasından. Kamyon kırılmıştı…

Evet demeyi de öğrenmek…

“Diyelim ki iyi bir kazancınız var. Yanınızda çalıştırdığınız kişinin de performansı yüksek ama maaşı düşük. Sizden zam istiyor. Maaşında birazcık iyileştirme yapıyorsunuz. Fakat bu yetersiz zamdan çalışanınız hiç de memnun değil!”

Kim haklı ve ne yapılmalı? İşin sırrı, kendi haklarımızı gözetirken başkalarının haklarına da tecavüz etmemek… Ne güzel de dile getirilmiş “Ne zulmedin, ne de zulme uğrayın.” Denge ve adalet istiyorsanız, alın elinize bir mizan ve tartın. Mizan sürekli kimden yana ağır basıyor?

“Hep bana hep bana, ya Rabbena” diyerek sağlıklı ilişkiler kuramayız. Eğer mizan sürekli bizden yana ağır basıyorsa “evet” demeyi öğrenmeli, muhatabımızın isteklerine, ihtiyaçlarına ve duygularına kulak vermeliyiz. Başkalarının da hakları olduğunu unutmamalıyız. Eğer mizan sürekli muhatabımızdan yana ağır geliyorsa, “hayır” demeyi öğrenme zamanı gelmiştir.

Tamiri olmayan patlamalar

Bir talebi reddederek, bir düşünceyi onaylamayarak risk aldığımız doğru. Lakin herkesi memnun etmemiz mümkün değil. “Herkes tarafından kabul görmeliyim ve sevilmeliyim” şeklinde bir inancınız varsa, gerçekten hissettiğiniz ve düşündüğünüz gibi davranamazsınız. Muhatabınızdan farklı düşünüyor olsanız dahi ifade edemezsiniz. Ortaya çıkan siz değil, başka biridir.

Sürekli içinize attığınız bu olumsuz duygular zamanla birikir. Ya yavaş yavaş elinizi ayağınızı çeker, uzaklaşırsınız o kişiden ya da bir gün patlarsınız. Hem de hiç ummadığınız bir mekân ve zamanda… İşte bu patlayış, hem size hem de ilişkinize tamiri olmayan zararlar verebilir.

Sessiz çığlıkların, yerinde ve zamanında sesli “HAYIR”a dönüşebilmesi temennisiyle…

Berrin Göncü Işıkoğlu


Hayır diyememe hastalığından kurtulmak için 9 yol

1. Önce anlamak sonra anlaşılmak! Muhatabınızı saygıyla dinleyin. Konuşmasını tamamlamasını bekleyin. Sözünü kesmeyin.

2. Anlaşılabilmek için, dürüst, açık, net ve kararlı olun. İletişim esnasında saklambaç oynamayın. Yalnız dikkat edin! Ne şiş yansın, ne de kebap! Kırmadan, incitmeden nezaket içinde bu mesajı verebilmek de maharet; yoksa saldırganca öfkeyle ve kaba bir şekilde hayır demek de değil.

3. Cevabınız vermeden önce zaman isteyin. Kendinizi o an iyi ifade edemeyeceğinizi ya da olumsuz bir cevap vermekte çok zorlanacağınızı düşünüyorsanız; durun ve konu hakkında düşünmek için zaman isteyin. Böylelikle reddetme kararınızın gerekçelerini tespit etmek için fırsatınız olur.

4. Beden dilinizle de hayır deyin. Muhatabınızın gözlerinin içine bakarak kararlı bir ses tonuyla konuşun. Ne söylediğiniz kadar nasıl söylediğiniz de önemli. Bedeniniz siz konuşurken ne diyor? Gözleriniz, duruşunuz ve ses tonumuz söylediklerinizle uyumlu mu?

5. Reddettiğiniz kişinin büyük bir hayal kırıklığına uğradığını seziyorsanız, serinkanlılığınızı muhafaza edin, mümkünse bulunduğunuz ortamı değiştirin.

6. Beyin jimnastiği yapın. Geçen hafta kaç kez “evet” dediğinizi listeleyin. Sizden istenen talepler karşısında tepkinizi ve sonraki durumunuzu irdeleyin. Tamam dediğiniz şeylerden ötürü kendinize kızgın mısınız? Darılmış, gücenmiş ya da içerlemiş hissediyor musunuz? Maddi ya da manevi kayıplarınız var mı? Değerlendirin.

7. Yalana başvurmadan empatik ve sempatik bir şekilde de hayır deyin. Yalnız dikkat! Bazen uzun açıklamalar sınırlarımızın test edilmesine imkân tanır. Karar sizin!

“Keşke yapabilsem. Ama prensip olarak kimsenin arabasını ödünç almam ve kendi arabamı da ödünç vermem.”

“Bugün Ayşe’ye bakamayacağım için üzgünüm. Şu an çocuğunu bırakacağın bir yer bulmanın zor olacağının farkındayım ama bizim bugün için çok önceden kararlaştırılmış bir planımız var.”

8. Bir öneri ya da alternatif sunabilirsiniz. Örneğin istenen şeyi gerçekten yapmak istiyor ama zamanınız müsait değilse, “Şu an bunu yapamam ama şu şartlar altında gelecek hafta yapabilirim” gibi…

9. İçsel konuşmanızı değiştirin. Hayır dediğiniz için kötü ve bencil bir insan olduğunuzu düşünüyorsanız bu hastalığa yakalanma ihtimaliniz yüksektir. Size “hayır” dedirtmeyen irrasyonel ve işlevsel olmayan düşüncelerinizi ve beklentilerinizi masaya yatırın.

Kaynak: aktuelpsikoloji.com

GeLeceKsiz

Piyasa yapmaya uzak bir zippo, bir bardak süt tropikal kılıyordu masayı…
Son kullanma tarihi geçmeden tüketmeliydim zehiri…
Cigaram yanarken, izinsizce gözlerime dolan ve burnuma giren duman rahatsızlıktan başka bir şey vermiyordu.
Pes 6’dan çıkan ses kesmiyordu. Müzik açtım maç öncesi marş gibi…
Sigara külleri, video izlerken zevke gelmiş gibi halıya damlıyordu.
Odamda, ölümle yaşamı ayıran , sadece yeşil bir ışık vardı.
Çok sıkılıyordum, ağzımın kulaklarıma varmasına ihtiyacım vardı.
Gündüzün bıraktığı kafama, bir tombul şişe kapağı daha çevirdim.
Geleceği düşünmeden yaşamak için bir şeyler bulmaya çalışmam, kafamım dumurlaştığına dair bir işaretten öteye gitmiyordu.
Elektrik faturası bu ay kabarık gelecek sanırım, sigorta attığına göre çok yüklendim sayaca galiba…
Skorun ne önemi var ki, tek gol atıp, ceza sahasında topla oynama yüzdemi artırıyordum. Ama rakibim o kadar adil davranmıyor.
Bir anda her yer simsiyah oldu. Sigorta attı. Yâda ucuz kanyak kurbanı olup kör oldum.
Bu ay ki su faturası da kabarık geldi. Suçu anneme atıyorum.
Sivrisineğin osuruğunu bile duyuyordum, galiba kör olmuşum.


Saatimin fosforlu olduğunu sanıyordum. Zaman bile uyuyor be kapayım gözlerimi bali.
Yatak yerine buzdolabın kapağını açtım sanki, ne soğukluk bu ya.
Ölmekten korkuyorum, sobayı yakamıyorum.
Ezan okunuyor. En son bir şarkıda duymuştum galiba bu sesi…
Toparladım kendimi ezanın bitmesini bekledim.
Uyudum. Karabasan bastı. Uyandım. Kör oldum. İntihar ettim. Geleceği düşünmeden yaşıyorum artık…

 

Kaynak:http://www.frmcix.com/gothic-yazilar/69724-qeleceksiz.html

ßu Site Gothic Tarzını ßelirleyen Ya Da Kendini Burda Bulmak İsteyenler İçin Kurulmuştur. Her Hakkı Saklıdır.Site Yazıları Blog Sahibine Ait Değildir.Alıntı Ya Da Çalıntı Yaparken Yazının Altındaki Kaynak Linkini Veya Yazılmış Olan Telif Sahibinin Adını Vermeyi Unutmayınız.Emeğe Saygı Lütfen.
Copyright © 2007 - 2009
Designed by ±†WamqireS†±
İçimizdeki Karanlık
http://wampirsifen.bloggum.com
Toplist Gothic Toplist by nachtwelten
Locations of visitors to this page