| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Icimizdeki KaranLIK
Blogguma hoşgeldiniz..Sayın ziyareyçilerim..Bu blog bir hobi sitesidir.Satanistlikle uzaktan yakından alakası yoktur.Lütfen bunun bilincine varıpta yorum atınız.Küfürlü yorumları yayımlamıyorum.ßilginize!!Herkese kolay gelsin!!!!
Hêr §ïÿâh Gïÿêñ SA†ANİS† Ø£mâz!!!
_Kayan Başlık Çubuğu

 

SoNsUzLuk ÖnÜmDeYdİ HeP AmA GiDeMeDiM SeNDeN UzaĞa

..::±‡İçİmİzDeKi KaRaNLık!‡±::..

±‡ÖlÜmSüZlÜğÜn En KöTü YaNı SoNsUzA KaDaR SüRmEsİdİr!!‡±

Yazılar

Kıskançlık !

Kıskançlık insanın doğasında olan duygulardan biridir. Diğer tüm duygular gibi, dozu ayarlanmadığında sıkıntı verir. Bedenimiz hayret verici bir denge üstüne kuruludur. Farkında olmadığımız
Her şey tıkır tıkır işliyor. Eksi ve artının doğru dağılımı sadece bedenimizde değil, ruhumuzda da var. Yeni doğan bir bebeği düşünürsek, tüm hisleri nötrdür. Yaşamın içinde kıvamını bulur.
Önünde oyuncakları bulunan ve daha yürümeye bile başlamamış bir bebeğin yanına başka bir bebek oturtsak, bir müddet sonra oyuncakları kendilerine saklamaya çalıştıklarını, hatta elindekilerle birbirlerine vurduklarını gözlemleriz. Bu bebeğe henüz öğretilmemiş olan kıskanma duygusu nasıl oluşmuştur? Demek ki, içimizde kıvamında bir kıskançlık mevcuttur.
Her şey dozunda güzeldir. Açlığı gidermek için fazla yemek kilo yapar, hırslarının altında ezilenler sonunda hasta olur. Peki, kıskançlığın dozu kaçınca ne olur? Diğer duygularda kişi çoğunlukla kendine zarar verirken, maalesef kıskançlık çevredekilerin hayatını zindana çevirir.
Yapılan araştırma sonuçlarına göre, kadınlar daha kıskançmış. Bu sadece ülkemiz için mi geçerli bilemiyorum. Ancak bizim erkeklerin, Avrupa’da yaşayanlara oranla daha kıskanç olduğu kesin. Ataerkil toplumların hemen hepsinde geçerli olduğunu sanıyorum. At, avrat, silah üçlemesini hatırlarsak, atalarımızdan kalan en değerli miras bu olmalı. Gerçi günümüzde bunu hatırlayan beylerin sayısı az ama, genetik olarak geçtiğine inanıyorum.
Erkeklerin en çok şikayet ettiği konu olan kıskançlık, neden hemcinslerim arasında çok şiddetli yaşanır? Dönüp toplumsal yapıya bakmak gerektiğini düşünüyorum. Evinde, çocuğuyla uğraşan, tüm gününü temizlik ve düzen için harcayan bir kadına, dış dünya ve orada yaşananlar biraz uzak gelir. Kadın, her sabah eşini bilmediği bir ortama bırakır, akşamın olmasını bekler. Bu arada, toplantı yüzünden geç geleceğini haber veren bir telefon gelir. Bu durum sıklıkla yaşanıyorsa, kadın ne tarz duygulara kapılır, onu birlikte inceleyelim.
Televizyon programlarında, komşunun anlattığı hikayelerde, çevresinde sürekli değişik senaryoları dinleyen kadın, bu karmaşık dış dünyaya ait bir fikir oluşturmaya başlar. Bu düşünceler, önü alınmaz ve konuşulmazsa, şiddetli krizler halinde kendini gösterir. Öyle ya, kocası başka biriyle birliktedir. O kadın daha mı güzeldir, daha mı işvelidir, aşağılanan ve özgüveni kaybolmaya başlayan kadın, gittikçe hırçınlaşır ve bir ilişki daha çatlamaya başlar. Her birliktelikte, sevilen paylaşılmaz, bu da doğaldır.
Diyeceksiniz ki, bu örnekte kadın ev hanımıydı ve belki kendince sebepleri vardı. Çalışan, iş hayatının içinde olan kadınlar da fazlasıyla kıskanç, onlar ne olacak? Onların kıskançlıkları hem daha erken, hem daha şiddetli olur çünkü onlar dışarıda olanları bilirler. Her gün yaşadığı, gözlemlediği ve avucunun içi gibi bildiği bir hayata karşı, diğer kadından daha tepkili olması normal karşılanmalıdır. Onlar, testi kırılmadan önlem almak isterler.
Erkekler içinde son derece sıklıkla yaşanılan bu duygu, kadınınkinden çok daha korkutucudur. İşin şekli erkeklerde farklılaşır, çünkü konu namustur. Kavgalar edilir, silahlar çekilir, bunun için hapis yatılır ve hatta mahpus damında, namus cinayetinden gelenlerin şanı bile vardır. O suçlu olarak görülmez.Kıskançlığın dozu çok önemlidir. Ne eksik, ne fazla olmalıdır. Hiç kıskanmayan bir erkekle birlikte olmak da aynı derecede sıkıntı vericidir. Kadın, sevilmediğini, değer verilmediğini düşünür.
Tadında kıskançlıklar çoğu zaman evlilikleri, bitmek üzere olan ilişkileri kurtarır. Hala beğenildiğini, güzel bulunduğunu, önem verildiğini anlar insan. Aşırı uçlarda yaşanılan kıskançlık tedavi gerektirir. Bu durum insanların hayatına mal olabilir. Ancak bizim sevdiğimiz, çikolata tadında olanlar. Peki, kıskançlık duygusu tek başına mı vardır? Acaba bir bıçakla kesip içine bakarsak, özgüven, tutku, bağımlılık, yalnızlık korkusu, aptal yerine konulma, paylaşmama isteği gibi duyguları da bulmaz mıyız? Hepsi bir tarafa, şöyle kıvamında küçük bir kıskançlık, çoğu zaman yatak odasında ateşli bir sevişmeyle sonlanır. Bu durumda, arada bir kıskanın, tadını çıkarın!
Kaynak:http://kadin.tr.msn.com/ask/article.aspx?cp-documentid=14765546

Sevginin Gücü

Aşkın öyküsü çok eskiye dayanır. Adem ile Havva arasında geçen hikaye, dünya kurulduğundan beri insanın aşka olan ihtiyacının en belirgin göstergesidir.
Aşkın öyküsü çok eskiye dayanır. Adem ile Havva arasında geçen hikaye, dünya kurulduğundan beri insanın aşka olan ihtiyacının en belirgin göstergesidir.
Buna rağmen, insanın temel ihtiyaçlarını sıralarken nedense listedeki hak ettiği yeri almaz.Yemek, içmek ve uyumak bedensel gereklilik olarak elbette önceliklidir. Ancak sevgisiz bir beden neye yarar ki?
Aşkın kime duyulduğunun önemi yoktur. Yüreğinde bu duyguyu taşıyabilmektir değerli olan. Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Romeo ve Juliet gibi kadın erkek ilişkisi içindeki meşhur karakterleri bir hatırlayalım. Sonra Mevlana’yı, Ömer Hayyam’ı düşünelim. Daha adını saymadığımız niceleri aşıktı. Aşkın nerede yeşerdiğidir onu özel kılan, kime olduğu ancak hayatın içinde anlam kazanır.Peki, aşık olunca ne olur? Tıp dünyası bu soruyu vücudumuzda değişim gösteren salgılar, hormonlar gibi bir çok realite ile açıklıyor. Benim için önemli olan nasıl olduğu değil, sonucu.
Bir yürek sevmeyi öğrendiğinde, tıpkı güneş gibi, vücudun her hücresini parlatır. Aşık birini yolda yürürken bile ayırmak mümkündür. Yaydığı enerji ile bir mıknatıs gibi insanları kendine çeker. Girdiği yer aydınlanır. Gözlerinde normalde olmayan bir parıltı, dudağında birazdan kahkaha olarak patlayacakmış gibi duran bir tebessüm vardır. Bunlar dışarıdan görünenler.
Seven insan hayata başka gözlerle bakar. Yıllarca aynı yoldan yürümüş olsa da, o güne kadar görmediği bir ağacı fark eder. Olaylara yaklaşımı değişir. Farklı bir pencereden görme yetisi kazanır. Empati kurmaya başlar. Daha az yargılar, daha çok anlar. Bardağın boş tarafını görerek yaşamaya alışmış birisi bile, olumlu düşünme gücü elde eder. Bu kadar değerli davranış biçimleri, tüm yaşama neler katar siz düşünün. Aşkın insanda bıraktığı tek kötü hal, biraz dünyadan uzaklaşma isteğidir. Hayal kurmak, konsantre olmakta zorlanmak, dünyayı pembe gözlüklerle seyretmek ve biraz dalgınlık, aşkın yan etkisidir. Ruhunu ve kalbini sevgiye vermiş birinin de ilk başlarda bu kadar şımarıklığa hakkı olabilir.
İçinizden geçiriyorsanız, madem aşk bu kadar güzel, niye ilişkiler böyle karışık ve çözülemez diye; hemen cevabını vereyim. Bunca sıkıntı, çetrefil ve karmaşa, aşkın değil, ilişkilerin sorunudur. Burada sevginin bir suçu olamaz. Bizler sevdiğimiz herkese ve her şeye bir etiket yapıştırır ve ardından beklenti içine gireriz. İşte bu beklentiler ilişkileri bu kadar zora sokar. Oysa sevgi tek başına bir mücevherdir. Karşılık ve çıkar hesapları işin içine girdiğinde, onun adı artık aşk değildir. Siz buna duruma göre istediğiniz ismi verebilirsiniz, ilişki, birliktelik, evlilik, sevgililik…. Sonuçta ortada saf bir aşk yoktur, alışveriş vardır.
İşte bu yüzden, aşka inanmayanlar, sevginin gücünü unutanlar hataya düşer. Kırgınlıklar, hayal kırıklıkları, acılar ilişkilerin sonucudur, aşkın değil.
Aşk, insana verilmiş en değerli hediyedir. Mucizelerin kapısını açan, neredeyse her sorunu çözen, insanı değiştiren bu sihirli duygu, inandıkça ve sevdikçe hayatımıza daha çok güzellik getirir.
Bundan sonra bu köşede, aşkı, sevgiyi, ilişkileri, tutkuyu, ayrılığı, kadınlığımızı, erkekleri, evliliği, yani insana ve sevgiye dair her konuyu paylaşacağız. Ancak ilk yazıda en önemli maddeyi vurgulamak istedim. Dünya sevgiyle ayakta duruyor. Aşka inanın ve yüreğinize sevmeyi unutturmayın. Sevginin gücü her zorluğu yenebilir. Ve hep hatırlayın, aşk mucizelerin gizli anahtarıdır, onu kullanın!
Kaynak:http://kadin.tr.msn.com/ask/article.aspx?cp-documentid=14765550

Aşkı Bulmanın Yolları

Aşkı bulmak istiyor musunuz? Hemen çözümünü söyleyeyim: Aramayın! Bu ne yaman bir çelişki değil mi? Aşkı bir insan gibi hayal edelim. Adını da Mr.Love koyalım. Şimdi, Mr.Love’ın kişiliğine ve alışkanlıklarına göz atalım.
Öncelikle bilin ki, son derece kaprisli birinden bahsediyoruz. Kaç defa davet edersin, o lütfederse bir kere gelir. Öyle her davette ortaya çıkan, aramadığında bile burnunun dibinde biten zibidilere benzemez.
Aşkı istiyorsan, onu iyi anlaman ve inandırman gerek. Bir kere çok narindir, en ufak şeye kırılır, gözden kaybolur, ömrünce arasan girdiği deliği bulamazsın. Sonra çok değerlidir, Anka Kuşu gibi, kaç dağın ardında yaşar, kendi istemezse ortaya çıkmaz. Biraz ürkektir, gelmeden önce adamlarını gönderir, kontrol ettirir. Hazırlık yapılmamışsa, kendini ağırlayamaya layık bir ev sahibi göremezse, gelmez. İyi ağırlanacağına, güzel bakılacağına, emek verileceğine inandığı zamana kadar ortaya çıkmaz.Yani, aşk istiyorsanız, önce onu hak ettiğinize inandırmalısınız. Bunun yolu da, yüreği temizlemekten geçer.
Bütün bunlar karışık geldiyse, daha net anlatmaya çalışayım. Aşkı her çağırdığınızda bir yerlerden sesinizi duyar. Ancak, siz hazır olmadıkça gelmez. Eski ilişkilerin artıkları gönlünüzde dururken, kuşku ve korkularınız ruhunuzu ele geçirmişken, gözleriniz hala yanlış yerlerde dolaşıyorken, aşkı boşuna beklemeyin.
Hayatta istediğimiz her şeyin bir bedeli var. Aşkın da elbette! Şimdi, adım adım gidelim. İlk olarak, geçmişte ne yaşamış olursanız olun, kalbinizde nefret, düşmanlık gibi negatif hisler barındırıyorsanız, diliniz küfür ve lanetle konuşuyorsa o kişiyle ilgili, aşkın gelişi zordur. Kalbi mutlaka temizliyoruz, eskiye ait tüm kırgınlıkları, kırıntıları süpürüyoruz. Evimizi temizler gibi, yüreğimizin camlarını, yerlerini siliyoruz. Çiçek kokuları gelmeli kalbimizden, taze ve canlı durmalı. Bu kısım zaten en zor halledilen yer. Diğer yapılacaklar biraz daha kolay oluyor.
Yalnız, kalbi temizlerken beyindeki düşünceleri de ayıklamamız gerekiyor. Kötü olan, aklımıza geldikçe içimizde üzüntü yaratan, kızgınlık hissettiren anıları da süpürmek gerekiyor. Bilgisayara format atar gibi, hepsini siliyoruz. Zaten kötü duygular uyandıran bir aşk hikayesini ve o kişiyi sürekli hatırlamak ve kendimizi yiyip bitirmek bize bir şey kazandırmaz. Yaşandı, bitti. Aman dikkat, yanlışlıkla aldığınız dersleri, öğrendiklerinizi de çöplerle atmayın. Onlar sizin kütüphaneniz. Bir daha aynı hataları yapmamak için yerlerinde dursunlar. Unuttukça açıp bakarsınız.
En zor ve önemli kısmı hallettikten sonra, iş süslemeye geliyor. Değişimlerimiz, yaşadıklarımız, öğrendiklerimizle, artık istediğimiz ilişkinin ve kişinin aşağı yukarı şablonuna sahibiz. Sıra geldi bunu aşka iletmeye. Bir liste yapalım. Ne tarz bir insanla birlikte olmak bizi mutlu eder? Ne zaman liste yapmak gerekse, şu hataya düşülür: Listeye istemediğimiz özellikleri yazmayacağız! Buna dikkat edelim, çünkü yaşadıklarımız bize, karşımızdakinde olmasını istemediklerimizi öğretti. Bunlar da doğal olarak negatif tavırlar. Biz listemizi hazırlarken, buraya doğru kayarsak, yine aynı özelliklere sahip birini çağırmış oluruz. O kısma hiç girmiyoruz.
Ana hatlarını belirlediğiniz kişinin ( istediğiniz kadar detay verebilirsiniz) dünya üzerinde yaşadığından emin olun! İsteklerinizin makul olduğuna, mükemmel erkek adıyla bir robot tanımlamadığınıza, beyaz atlı prens beklemediğinize ikna olmadan listenizi bitirmeyin. Gerçekçi olun. Olmayan birini talep ederseniz, aşk size uğrayamaz. Dikkatle kontrol ettikten sonra, listenizi yakın. Doğru okudunuz, bildiğiniz gibi, kibritle yakın.
Son olarak, kendinizi iyi hissettiğiniz bir gün, ( hava ne güzel, hayat ne güzel tadında olduğunuz bir zamandan bahsediyorum) aşka seslenin. Sizi bulması için, bunu hak ettiğinize inandığınız için, aşkın güzelliklerine hazır olduğunuz için, aşkı bulduğunuzda ona çok değerli bir mücevher gibi davranacağınızı hissettiğiniz için ve en önemlisi aşka inandığınız için gelmesi gerektiğini söyleyin, dua edin.
Şimdi, yaptığınız her şeyi unutun. Listeyi yakmamızın sebebi de buydu. Tamamen unutun. Beklemekten ve aramaktan vazgeçin. Hayata karışın ve yaşamınıza devam edin. Aşk, ısrarla arandığında, kendini başka olayları unutmak ve geçiştirmek için bir maşa gibi kullanacağınızı hisseder, bu yüzden gelmez. Günlerce bir oyuncak için ağlayan çocuğa, istediği oyuncak alındığında iki günde nasıl hevesi geçer ve kırıp atarsa, sürekli aranan ve çağırılan aşk, kendini oyuncağın yerine koyar ve kaçar. Unutun, beklemeyin, aramayın. Siz kalp, ruh ve beden bütünlüğünüzle hazır olduğunuzda, aşk gelecektir. Bunların dışında gelenlere dikkat edin, çünkü aşkın kapısında şöyle bir yazı asılıdır: “Taklitlerimden sakınınız!”
Kaynak:http://kadin.tr.msn.com/ask/article.aspx?cp-documentid=14795564

Kadın İsterse

Anne olsun ya da olmasın, içgüdüsel olarak kadın sevdiklerine sahip çıkma eğilimi gösterir. Korumak, kollamak, gelen her tehlikeye karşı durabilmek, gerektiğinde bir kartal kadar yırtıcı olmak ve her türlü kötülükle savaşabilmek, kadının doğasında vardır.
Kadının içindeki güç, en zor şartlarda bile yaşam mücadelesi verebilecek kadar büyüktür. Hatta doğadaki en sağlam, dayanıklı ve güçlü varlık kadındır.
İçinde var olan o savaşçı ruha rağmen, kadın sadece sevdiği adamın yanında, köşeye çekilebilir, pasifleşir, ihtiyaçlarını ve duygularını ikinci sıraya itebilir. Duyduğu saygı yüzünden, erkeğinden daha güçsüz durur. Bir kadının ruhundaki fırtına, isterse dünyayı yerinden oynatabilir.
Kadın çoğu zaman erkeklerden fiziksel olarak zayıftır. Bilek güreşi yapılsa, erkek birkaç saniye içinde kadını devirebilir. Ancak, yaşamın her noktasında, bir kadın isterse, erkeği ezmesi an meselesidir.
Erkekleri çoğu zaman şaşkına çeviren bir durum vardır. Evliyken veya birlikteyken, ampul değiştirmek konusunda çaresiz duran ve eşinden yardım isteyen bir kadın, üç çocuğuyla hayatta tek başına kaldığında, mucize bir yaşam hikayesi çıkarabilir. Erkekleri biraz sersemleten ve anlayamadıkları şey budur. Adam, kısa bir süre önce, pasif, vasıfsız, sıradan ve kendisi olmadan yaşayamayacağını düşündüğü bir kadını; ayrıldıktan sonra perişan, yerlerde sürünen, burnu sürtülmüş, barışmak için ayaklarına kapanarak af diler halde bulacağını düşünür. Ancak öyle olmaz. Bu, erkeğin dehşete düşerek, kendiyle yüzleştiği önemli anlardan birisidir. Peki, kadının içindeki bu büyük sır nedir?
Gelin, birlikte hayatın içinden, çok sıradan durumları hayal edelim. Bakalım, kadınlar aslında ne yapar, ne söylerler? İlk örneğimizde, kadın mutfakta yemek pişirmektedir. Erkek sofra hazırlanırken televizyona bakıyordur. Elinde, kapağı sıkışmış bir salça kavanozu ile gelir kadın ve “hayatım, şunu açar mısın?” der. Adam, büyük bir güven ve gurur duygusu içine girer, ancak bunu belli etmez. Biraz zorlanarak ve tüm gücünü kullanarak kavanozu açar. Açılmaması halinde, erkek kendini çok berbat hisseder ve bir sürü bahane bulur. “Bir bez getirsene, ellerim kayıyor.” “Nasıl da sıkışmış bu meret” “Ellerin yağlı tutmuşsun kavanozu, benim de elime bulaştı, kayıyor, ondan açılmıyor” Bunlar çok önemli değil, çoğu zaman açılır. Peki, sizce kadın, o kavanozu açmanın en az üç yöntemini bilmiyor mudur? Kavanozun kapağını sıcak suya tutmak, dibine birkaç kere sertçe vurmak, bir bıçağı kenarına sokarak içine hava girmesini sağlamak gibi yolları mutlaka biliyordur. Ancak, bunu eşine yaptırmak, bilinçaltına şu mesajı yollamak içindir: “Sana ihtiyacım var!”
Başka bir örnek verelim. “Hayatım, gardırobun üstünden şu bavulu indirebilir misin?” veya “Sevgilim, şu üst raftaki servis tabağına uzanabilir misin?” cümleleri, size de tanıdık geldi mi? Sizce kadın, sandalyeye çıkıp istediği şeyi almaktan aciz midir? Elbette hayır! Bu durumun alt göndermesi nedir? “Sen olmasan ne yapardım?”
Tüm çetin şartlarda çözüm bulan kadınlar, eften püften şeylere takılıp kalır mı? Yoklukta, iki tahta parçasını bağlayıp dolap yapan; evdeki tek malzemeden üç çeşit yemek çıkaran, eşinin getirdiği azıcık para ile tüm ailesinin ihtiyaçlarını karşılayıp, üstüne üstlük daha kötü günler için para biriktiren kadın; kavanoz kapağını mı açamaz?
Kadın, dünya üzerindeki en özel varlıktır. Yapabildiklerini göstermemesi, bir adım geride durması, erkeğine duyduğu sevgi ve saygıdandır. “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır” cümlesi, kadın-erkek ilişkisi için söylenmiş, üstünde biraz düşünülmesi gereken önemli laflardan biridir.
Beylerin anlaması gereken şey şudur: Biz, dünyayı yerinden oynatabilecek güce, sizin yaptığınız her işi yapabilecek kapasiteye, direnilmesi gereken her noktada savaşacak ve ayakta kalacak iç disipline, acil durumlarda çözüm getirebilecek beyne sahibiz. Yaparsak, çok daha iyisini de yaparız. Yapmamamız sevgimizden, sizi var etme, hevesinizi kırmama isteğimizdendir. Bunu bilmeli ve yaşam oyunundaki yerinizi doğru korumalısınız. Yoksa kadın isterse….
Kaynak:http://kadin.tr.msn.com/ask/article.aspx?cp-documentid=14871573

Kadın Ne İster?

Kalbinizi, beyninizi ve ruhunuzu okuyabilen bir alet icat edilse, onunla kendinize bakmak ister misiniz? Bilinçaltında gizlenmiş, yüreğin derinliklerinde saklanmış, ruhunuzu sarsmış tüm yaşanmışlıkları görmeye cesaretiniz olur mu?
Bazen kendimi, bir filmin en alakasız yerinde ağlarken yakalarım. İçimde, neresi olduğunu bilmediğim bir yere dokunmuştur, bir cümle, bir hareket, bir bakış…
Son zamanlarda, defalarca seyrettiğim Türk filminde, anlattığıma benzer bir sahne var. Uzun yıllar hayat kadını olarak çalışmış kahramanımız, emekli olduktan sonra, meslektaşlarının çocuklarına bakar. Onun evi bir çeşit yuvadır. Yaşamını sadece çocuklara adamış, biraz sert görünen, kendince disiplin ve eğitim anlayışı olan bu kadın, hayattan bireysel ümitlerini kesmiş, geleceğe ve aşka dair beklentisi olmayan biridir. Şeker hastalığı yüzünden her gün iğne yaptırır. İğnecinin kendisine beslediği platonik aşktan habersizdir. Filmin sonuna doğru, adamın itirafını görürüz. Ancak kadın bu duruma kahkaha ile güler. Eski mesleğini bahane eder. Adam bu konunun geçmişte kaldığını düşünmektedir. Kahramanımız bakar ki teklif ciddi, ertesi gün kararını açıklayacağını söyleyerek tam kapıdan çıkacakken, durur. İşte benim gözümden yaş akıtan diyalog tam burada geçer. “ Evlenirsek, sen akşamları, pazar alışverişi yapıp, elin kolun dolu gelir misin eve?”  Adam “evet” der. “Peki, birlikte televizyon seyreder miyiz?”
Kalbimin neresini acıtır, içimde nasıl bir yere dokunur bu cümleler, bilmiyorum. Ancak, çoğu insan için, sıradan, basit ve önemsiz görünen, üstünde düşünmeye bile gerek duyulmayan küçücük olaylar; başka birisi için nasıl özlem taşımaktadır? Daha önemlisi, bir kadını mutlu etmek aslında ne kadar kolaydır.Sonu –izm olabilecek kadar önemli bir soru olan, üstünde filozofların yazılar yazdığı, erkeklerin bir türlü bulamadığı, dünyanın en büyük sorusu şudur: Kadın ne ister? Cevabı her kadına göre değişiklik gösterse de, ortak bir noktada buluşmak mümkündür. Kadın çok basit şeyler ister. Öncelikle şefkat ister, başı okşansın, gözlerinin içine bakılsın ister.
Sevildiğini hissetmek ister. Sevip de göstermemeyi erkeklik sayanlara anlam veremez, kurcalar, didikler, sevildiğini gösteren ipuçları arar, bulamazsa sıkıntı verici diye nitelenen talepleri olur. Erkeklerin, “istekleri hiç bitmiyor” diye sızlanmalarına sebep olan taleplerin altında yatan önemli nokta budur. Tavırlarından anlayamadığı zaman, sevildiğine inanmak için, kendini tatmin edecek başka yollar arar, bu istekler yerine gelince ikna olur. Aslında, yine de ikna olmaz, çünkü o çok daha basit bir sorunun gerçek cevabı peşindedir. “Seviliyor muyum?” Bunların dışında bir şey daha ister, güven duymak. Güven, bir kadına verilebilecek en büyük hediyedir. Erkek, sevdiği kadında güven duygusu yaratmayı başarmışsa, sonsuza kadar onun mutluluğu için çırpınan bir kadına sahip olmuş demektir. Güven denildiğinde sadece akla aldatmak gelmemeli. Kadının, sevdiği erkeğe duymak istediği güven, biraz geniş konuları kapsar. Her şartta, erkeğinin yanında olacağını, ona destek vereceğini bilmek, güvendir.  Bir kedi gibi sokulup, koynunda, başını göğsüne yasladığında, hissettiği duygu, güvendir. Çevresinde, sosyal ortamda, eşin dostun yanında, karısını yücelteceğine duyduğu inanç, güvendir. Konu uzayıp gider, kısaca kadının, sevdiği adamı hep yanında, ona sahip çıkacak, kollayacak ve koruyacak olduğuna, sevgisine, bedenine, yaşanmışlıklarına ihanet etmeyecek olduğuna duyduğu inanç ihtiyacının adı, güvendir.
İşte, erkeklerin bir türlü anlayamadığı, “kadın ne ister?” sorusunun cevabı budur. Şefkat, sevildiğini hissetmek ve güven. Dünyanın en basit ve en zor isteğinin cevabı, bu üç ufak kelimede gizlidir. Geriye kalan tüm talepler, bu üç dileği yerine gelmemiş kadının, yine de kendi içinde ikna olmak için sebep aramasının göstergesidir. Elbette, bu maddeleri yerine getirebilecek adamlarda, mangal gibi yürek olması şartı aranır.
Kadınına şefkat gösteren, sevdiğini hissettirebilen ve güven vermiş bir erkek, hayatını bir rüya gibi yaşar. Her zorlukta yanında olacak, tüm yaşamı birlikte omuzlayacak, hem anne, hem aşık, hem sevgili, hem eş ve birçok sıfatı da üstünde taşıyacak bir kadın yaratmak isteyen adam, bu üç önemli ve basit isteği yerine getirmelidir. Bu noktalarda tatmin olmamış bir kadının, istekleri asla bitmez. İşte, o zaman ne filozoflar, ne dünyayı yönetenler, ne sosyal bilimciler, bu soruya cevap bulamazlar. Kadının istekleri, duyguları ve düşünceleri kolay ve basittir; onu bu kadar karmaşık hale getiren, erkeklerdir!
Kaynak:http://kadin.tr.msn.com/ask/article.aspx?cp-documentid=14920919

Doğal Hayat, İnsanlar ve Aşk

Bu sabah erken uyandım. Gün yeni ağarmıştı. Normalde uyumaya henüz başladığım saatler bunlar, ancak dün gece yorgunluktan sızıp kalmıştım koltuk üstünde.
Ne zevkli uykudur bu, televizyon karşısı koltuk üstünde uyumak? Sabah her yerin ayrı ağrır, orası başka. Zaten yatak odasını kullandığım yok ki, boşuna para vermişim koca takıma.
Güzel bir kahve hazırladım. Balkona çıktım. Ev çatı katı, terasta “günaydın” dedim gökyüzüne, güzel bir gün olsun istedim. Baktım Milat(kedim) fırladı çatıya, avını takip eden bir kaplan edasında, bedeni yere paralel, sessizce yürüyor. Bu şekle girdiğinde mutlaka gördüğü bir şey vardır. Baktım, bacanın üstünde üç tane serçe, ötüşüyorlar. Milat hem meraklı, hem korkak; yaklaşamıyor. Doğası gereği kuşlar ilgisini çekse de, verdiğim eğitimden dolayı, parçalamak, yemek gibi istekleri yok. Onları eve getirdiğim hareketli oyuncak fareler gibi sanıyor. Yaklaşık 1,5 metre uzakta, sindi, seyrediyor. Ne sabır! Sonra kuşlar sıkıldı, uçup gittiler. Benimki öyle bakakaldı semaya.
Televizyonda belgesel seyrederken düşündüğüm gibi, Milat’ı izlerken aklıma geldi, av ve avcı! Doğada ne yaşanıyorsa, insan ilişkilerinde de aynısı var. Büyük balık, küçük balığı yiyor. Akbaba ölecek bir canlının üstünde sabırla uçarak bekliyor. Kaplanlar ceylanları parçalıyor. Bunlar vahşi hayatın belgesel kısmı, ama dönüp kendi hayatımıza bakarsak, hepsi bizde de yok mu? İnsan denilen üstün varlık, saydığım tüm özelliklere sahip değil mi?
Kadın-erkek ilişkisini kamera ile çeksek, hayvan belgeselini aratmayacak görüntüler elde ederiz. Milat kuşlara doğru yaklaşırken, aklıma şöyle bir sahne geldi: Saat gece yarısına doğru ilerlerken, barın sandalyesinde bilmem kaçıncı dublesini yuvarlayan erkek, artık kendini aslan gibi hissetmektedir. Normal şartlarda biraz içe dönük, sessiz, pısırık ve beceriksiz olan bu adamın, kanındaki alkol oranı arttıkça, güveni yerine gelmektedir. Tek başına oturduğu sandalyede düşüncelere dalmış, derinden gelen müziği dinlerken, bir anda duyduğu sesle irkilir. Barın diğer köşesinde birkaç kadın sohbet edip, gülüşmektedir. Avının ilk çıtırtısını duyan Bay Aslan, kulaklarını dikleştirir ve dinlemeye başlar. Sohbetin içinden bir cümle yakalayıp, avına giden yolu bulmak derdindedir. Sonra sessizce oturduğu yerden kalkar, ufak ufak avının yakınına doğru yaklaşır. Cesaretini toplayıp ilk cümlesini söylemek ister, ancak avcının yaklaşmakta olduğunu anlayan av, tedirgin olur ve hesabı ister. Tıpkı Milat’ın başına gelen gibi, adam daha ilk hamlesini yapamadan, kızlar hesabı ödeyip, mekanı terk ederler.
Akbabaları bilirsiniz, ölümü görebilirler. Çölde susuzluktan ölmek üzere olan herhangi bir canlının üstünde kocaman kanatlarını açarak uçarlar. Bunun benzeri, gerçek hayatta çok güvenilen, ağabey veya amca sıfatları isimlerinin yanına eklenerek, sanki aileden birisiymiş gibi anılan kişiler, ilk düşüşünü bekleyerek, leşe konmak derdindedir.
İşin özü, doğal hayatı seyrederken, yaşamın tam da içinde bulursunuz kendinizi. Hepimiz bir hayvana benzeriz. Bazılarımız küçük balık, kimimiz aslan, kimimiz de kuş olabiliyoruz. Çevremizi ve kendi hayatımızı izlerken, hatta başımıza gelecekleri görmek için bile, dönüp vahşi hayata bakın. Özellikle kadın-erkek ilişkilerinde son derece başarılı bir haritadır. Bunu anladığımızda, Aristo’nun şu ünlü sözüne katılmamak mümkün değildir: “İnsan düşünen bir hayvandır!”
Kaynak:http://kadin.tr.msn.com/ask/article.aspx?cp-documentid=14947970

Ayrılık Acısı Nasıl Geçer?

Ayrılık! Bütün acılardan daha derin izler bırakan, insanı içinden yiyerek tüketen, kalbimizde bıçak yarası gibi izler bırakan o duygu! Ayrılık acısına ne tıp, ne başka bir sektör çare bulamadı.
Yaşanmadan, tüketilmeden kaybolmaz, ölüm sonrasında tutulan yas gibidir. Ayrılık acısını geçirmenin tek bir yolu vardır, zaman!
Ayrılıkların ardından oluşan genel düşünce şudur: “Bir daha asla!” … Kimseyi böyle sevemeyeceğimizi, onun yerini başkasının dolduramayacağını ya da tam tersi bir etki olarak, aşkın olmadığını, sevgilerin sahte olduğunu, hepsinin bir yalan olduğunu düşünürüz. Başka bir erkeğin bize dokunması aklımızın ucundan bile geçmez. Bu tarz düşüncelere o kadar inanırız ki, kim ne derse desin kar etmez.
Bu anlattığım genel olarak bir ilişkinin ardından ortaya çıkan düşüncelerdir. “Aman, biri giderse öteki gelir” gibi söylemler ise, dışardan bakan göze şunu anlatır: Ya ortada gerçek anlamda bir aşk yoktur; ya da kişi acısı ile baş etmenin yolunu inkarla bulmuştur.
İlişkinin bitmesiyle beraber insanlar çeşitli ruh hallerine bürünürler. Bunların başında depresyon gelir. Yalnız kalmak ihtiyacı, hayattan zevk almamak, umutsuzluk, pesimistlik, etrafındakilere tahammül edememe, uyumak isteği, karanlık odalar, normal yemek düzenin değişimi gibi bir çok etki görülür. Bu durumda kalan ister siz olun, ister bir yakınınız; biraz böyle yaşamasına müsaade edilmelidir. Ancak süre çok önemli, inzivaya çekilerek geçebilecek süre en fazla 1 haftadır. Eğer bu zaman aşılmışsa, duruma müdahale etmelisiniz. Bu ilk seviye en ağır olanıdır ve en çok can acıtanı…
İlk haftadan sonra öz disiplininizi devreye sokun ve istemeseniz de biraz gün ışığına çıkın. İkinci seviyenin olmazsa olmazı dostlardır. Özellikle arkadaş değil dost diye yazdım, çünkü bu sürece tahammül karşı taraf için zordur ve buna ancak dostlar dayanır. Bu seviyede, etrafındakiler beyaz bayrak sallayana kadar konuşacaksın. İlişkini, aşkını, yaşadıklarınızı, kızgınlığını, bilmem kaçıncı defa anlatıp, rahatlamak gerekir. Bu da tüketmenin bir yoludur. Ayrıca bu seviyede resimlere bakıp ağlamak, sessiz telefonlar açıp sesini duyup kapatmak, ortak tanıdıklardan onunla ilgili bilgiler almaya çalışmak, aşk filmleri seyrederek böğüre böğüre ağlamak mübahtır.
Üçüncü seviyeye gelen bir ayrılık mağduru, artık sosyal hayatın biraz farkına varmaya başlar. Karşısındaki konuşurken çoğu zaman gerçekten dinler, arada bir yine akıl sevgiliye kayar ama bu çok önemli değildir. Üzüntü, yerini özlem, kızgınlık ve sevgi arası karmaşık bir duyguya bırakır. Bu seviyede en sık rastlanılan durum, hesaplaşmadır. Kişi, ilişkisini, sevgilisini, anılarını, geçen zamanı, emeklerini tekrar düşünür ve bir muhasebe durumu oluşur.
İşte bu, tehlikeli sürecin başladığı andır. Yüzleşme sürecindeki kişi birkaç çözüm bulur. İlk akla gelen ise, intikamdır. Bu dönemde yapılmaması gereken hareketler arasında, intikam için başka biriyle yatmak, onun arkadaşlarından birisini gözüne kestirmek gibi davranışlar gelir. Bunları yapmak o an içinde muhteşem ve işe yarar bir buluş gibi görünse de, (emin olun sizden önce çok kişi denedi..) daha sonraları derin izler bırakan pişmanlıklara dönüşme ihtimali çok yüksektir. Ayrıca alışverişe çıkmak, hayata yön verecek önemli kararlar almak, bağımlılığa sebep olacak nesnelere sığınmak gibi davranışların da üstüne kırmızı ve büyük bir çarpı koyuyorum.
Bunların dışında, çok karşılaşılan ve eski sevgiliyi etkileyeceği düşünülen birkaç hamleyi de açıklamam gerekiyor. Mesela, gideceğine emin olduğunuz mekanlara başka bir erkekle giderek, çok eğleniyormuş gibi tüm gece şuh kahkahalar atmak; bir arkadaşınız vasıtasıyla asparagas haberler yaymak (çok hasta, kanser oldu, evleniyor vb..), karşılaştığınızda normalde davranmayacağınız gibi davranmak; bunlar eski sevgiliye karşı sizi sadece komik duruma düşürür. Daha da önemlisi, “iyi ki ayrılmışım, baksana neler yapıyor” şeklinde bir cümle kurmasına sebep olur.
İlk üç seviyeyi başarı ile atlatan kişi, bundan sonra kendini yavaş yavaş toparlayacaktır. Ne kadar zamanda unutulacağı, ilişkinin uzunluğuna, yoğunluğuna, paylaşımlara ve en önemlisi gidenin yerini dolduracak, hatta onu aşacak niteliklere sahip birinin karşımıza çıkmasına bağlı olarak değişecektir.
Anlattıklarım genel olarak karşılaşılan davranış biçimleridir. Bunun dışına çıkabilecek milyonlarca örnek bulunabilir fakat ne olursa olsun, yazının başında söylediğim herkes için geçerliliğini koruyacaktır. Ayrılık acısını geçirecek tek şey vardır: Zaman!

Leonardo Da Vinci'nin biografi'si...

"Demir kullanılmamaktan paslanır; durgun su saflığını yitirir ve soğuk havada donar; işte eylemsizlik de zihin gücünü böyle çökertir." Büyük deha, yersizyurdsuz Leonardo ustanın hayatı, zihin gücünün nasıl ayakta tutulacağına dair eskimez örneklerle dolu...

İtalyan ressam, heykeltraş, mimar, müzisyen, mühendis ve bilim adamı Leonardo da Vinci, 1452'de Toscana tepeliklerinde, adını taşıdığı Vinci köyünde doğdu. Çalışmalarının çok yönlülüğü ve yaratıcı güçleri, onun Rönesans dehalarının en ince örneklerinden biri olarak tanınmasını sağladı. Çizimlerinde bilimsel bir kesinlik ve mükemmel bir sanatsallıkla işlenmiş uçan makinelerden karikatürlere dek uzanan bir çeşitlilik göze çarpar. İnsan, hayvan ve bitkilerin o güne kadar pek denenmemiş karmaşıklıkta anatomik betimlemelerini yaptığı çalışmaları hayranlık uyandırıcıdır. Defterlerinin sayfaları tüm zamanların en büyük zekalarından biri olduğunu gösteren zenginlikler ve özgünlüklerle doludur.

Leonardo Floransalı noter Piero da Vinci ile köylü bir kadının gayrımeşru oğlu olarak dünyaya geldi. Muhtemelen çocukluğunu babasının ailesiyle birlikte doğayla olağandışı ve kalıcı bir ilişki kurduğu Vinci'de geçirdi. Bu dönemle ilgili kaynaklar ilginç bir biçimde sanata gösterdiği eğilimlerle birlikte genç Vinci'in kendi güzelliğinden ve çekiciliğinden de söz ederler.


1466'da Leonardo Floransa'ya taşındı ve Boticelli, Ghirlandaio ve Lorenzo di Credi ile tanışacağı Verrocchio'nun atölyesine kabul edilid. Çıraklık döneminde Verrochio'nun Uffizi'de bulunan "İsa'nın Vaftizi" adlı tablosunda bir melek figürünü ve büyük ihtimalle fonda yer alan manzaranın bazı bölümlerini boyadı. 1472'de ressamlar loncasına girdi. Leonardo'nun Floransa'daki ilk döneminin doruğu, San Donato a Scopeto papazlarının siparişiyle yaptığı "Müneccimlerin Tapınışı" adlı tablodur. Bu tablo dramatik hareketle chiaroscuro olarak adlandırılan, ustasının olgunlaştırdığı ışıklandırma/gölgelendirme tekniğinin bir sentezini ortaya koyar.


Leonardo 1482'de Milan'a gitti ve on altı yıl boyunca dük Ludovico Sforza'nın himayesinde kaldı. Bu sırada Trattato della pittura adıyla bilinen notlarının büyük bir bölümünü tuttu ve giderek genişleyen defterlerinde dehasının olağanüstü çeşitliliğini ve etkililiğini gösterdi. Saray sanatçısı olarak özenle hazırlanmış festivaller düzenledi. Çeşitli musibetler Fransa'da geçireceği son yıllarında olacağı gibi,1484 ve 1485 yıllarında dikkatini şehir planlamaya vermesine neden oldu. Bu yıllarda Bramante ile ilişkiye geçmesinin bir sonucu olduğu düşünülen, kilise cepheleri ve kubbeleriyle ilgili çizimlerle de uğraştı. 1488'de Miln Katedrali'nin kasnağının ve kubbesinin modeli üzerinde çalıştı. 1490'da Francesco di Georgio'yala birlikte danışman mühendis olarak Pavia Katedrali'nin, ardından Piacenza Katedrali'nin restorasyonlarında bulundu.


1483'te öğrencisi Ambrogio de Predis ile birlikte kendisine ısmarlanan ünlü tablosu "Kayalıklar Meryemi" üzerinde çalıştı. Tablonun bir örneği bugün Louvre'da, bir diğeri Londra Ulusal Galeri'de bulunmaktadır. 1495'te başlayıp 1498'de bitirdiği başyapıtlarından "Son Yemek" adlı fresk bugün çok yıpranmış halde Milan Santa Maria della Grazie Manastırı'nda bulunmaktadır. Ustanın bu fresk denemelerinde, ne yazık ki, kısmen oynamalar ve sık sık yinelenmiş restorasyonlar nedeniyle ayrıntılar ve bireysel öğeler silinmeye yüz tutmuştur. Yine de kompozisyon ve eserdeki figürlerin genel konumlanışları, büyük bir yaratıcılık gücü ve ruhsal içeriğinin yüceliğiyle dünya sanat tarihinde "Son Yemek"in bir başyapıt olarak etkisini sürdürmeye yetmektedir. 1978'de fresk üzerinde çok ayrıntılı ve ince bir biçimde yürütülen bir restorayon başlatılmış; 1994-1995'te koruyucu bir hava filtreleme ve ısı dengeleme donanımı devreye sokulmuştur. Buna rağmen 1999'da restorasyon tamamlandığında ortaya çıkan parlak ve ayrıntıların daha belirgin durduğu görüntü, özgün eserden kalan boşluğu daha da açığa çıkarmıştır.


Ludovico Sarayı'ndayken, Leonardo, dükün babası Francesco Sforza'yı konu alan bir süvari heykeli üzerinde de çalışmıştır. Çalışma döküm aşamasına getirilemedi ve çağdaşlarının hayran olduğu model 1499'daki Fransız işgali sırasında yok edildi. Usta, benzer bir çalışmayı 1511'de Gian Gicomo Trivulzio'nun isteği üzerine ele aldı; ancak bu çalışma da yarım kaldı. Bununla birlikte çalışma için yaptığı çizimler bugüne dek korunabilmiştir. Ludovico Sforza'nın 1499'daki düşüşünden sonra, Leonardo Milan'dan ayrıldı ve Mantua ve Venedik'te geçirdiği kısa bir dönemden sonra Floransa'ya döndü.


Dönüşünden sonra Leonardo kendini daha çok teorik nitelikli çalışmalara verdi ve matematikle ilgilendi; Santa Maria Nuova Hastanesi'nde anatomi çalışmaları yürüttü. 1502'de askeri mühendis olarak Cesare Borgia'nın hizmetine girdi. Bu iş onu Orta İtalya'ya götürdü ve Piombino'da bataklık arazilerin ıslahıyla uğraşmasını gerektirdi. Romagna şehirlerinde de benzer sorunları ele aldı. Urbino da daha sonradan dost olacağı Niccolo Machiavelli ile tanıştı.


1503'te Anghiari Savaşı'nın freskini yapacağı Floransa'ya geri döndü. Bu çalışma da Michelangelo'ya ısmarlanan bir diğer parçası gibi tamamlanamadı ve çizimleri ortadan kayboldu. Yine de bu eserin taslakları, Uffizi ve Casa Horne'de bulunan taklitleri üzerinden sonraki dönemlerin sanatçıları üzerinde büyük bir etki bıraktı. En tanınan tablosu olan, Floransalı bir tüccarın eşini resmettiği Mona Lisa da hemen hemen aynı tarihlerde yapılmıştır.


1506'da Leonardo Milan'a döndü ve Fransız Kralı XII. Louis adına bölgeye hükmeden Charles d'Amboise'ın hizmetinde yine mimar ve mühendis olarak çalıştı. Fiziksel dünyaya yönelen tanrı vergisi merakıyla jeolojiyi, botaniği, hidroliği ve mekaniği kapsayan birçok bilimsel araştırmaya girişti. 1510 ve 1511'de anatomi merakı farkedilir ölçüde depreşti. Aynı yıllarda resim ve heykel alanlarında da çalışıyordu. Birçok öğrencisi vardı ve sonraki kuşakların Milanlı sanatçıları üzerinde derin bir iz bıraktı. Bu döneme atfedilen en önemli eseri Leonardo'nun ince ton geçişleriyle niteliklenen dumansı üslubunun en öne çıkan örneği olan "St. Anne, Meryem ve Çocuk"tur.


1513'te Medici sülalesinden gelen Papa X:Leo ve kardeşi Giuliano tarfından Roma'ya çağırıldı. Burada Michelangelo ve Raphael'in yoğun bir biçimde etkili olduklarını gördü. Yaşlanan usta Vatikan'da bir dizi mimari ve mühendislik projesinin başına atandı ve kendisine birkaç resim için sipariş verildi. Sanat tarihçileri için bir muamma olan tablosu "Vaftizci Yahya" büyük bir ihtimalle bu döneme aittir. Giuliano Medici 1515'te Roma'dan ayrıldı ve bir yıl sonra Fiesole'de öldü. Leonardo'nun da onunla birlikte şehirden ayrıldığı ve maiyetiyle birlikte aynı şehre gittiği varsayılmaktadır. Daha sonra Fransız Kralı I. Francis'den aldığı davetle Amboise yakınlarındaki Cloux Şatosu'na yerleşti. Yaşlı usta burada hayatının sonuna kadar özgür bir biçimde bilimsel çalışmalarıyla ilgilenebilmiştir. Bu yıllara ait belirgin kayıtlar bulunmamasına rağmen festival dekorasyonları ve bir kanal yapımıyla meşgul olduğu sanılmaktadır. Bu döneme ait notlar ve çizimler, ustanın 1519'daki ölümünden önceki son günlerinde bile doğa felsefesi ve deneysel bilimle uğraşmayı sürdürdüğünü kanıtlamaktadır.


Esrarengiz bisikleti......

Leonardo’nun esrarengiz bisikleti


Bisiklet benzeri bu alet çizilirken iki ayrı renkte kalem kullanılmış. Gidon, transmisyon düzeneği ve jant telleri -metal aksamı belirtmek için- koyu kahve renkli kalemle, kadro ve tekerlekler -ağaçtan imal edildiğini göstermek için- açık kahve renkli kalemle resmedilmiş; tekerlekler de belli ki pergelle çizilmiş. Tekerleklerin her birinde sekiz simetrik jant teli bulunuyor. Bisikletin kadrosu ve gidonu tamamlanmamış veya silinmiş gözüküyor. Pedalların, zincir mekanizmasının ve sele desteklerinin çizimi baştan savma yapılmış.

Buraya kadar her şey normal gözüküyor değil mi? Şimdi sıkı durun. Leonardo'yu araştıran çoğu tarihçi, sanatçının kendine has rakamlar ve işaretler sistemine uymadığı için bu çizimi başkasının yaptığını düşünüyorlar. Örneğin, Alman bisiklet kuramcısı Hans-Erhard Lessing, bisikletin, hemşehrisi Baron Drais von Sonnerbronn tarafından icat edildiğini iddia ederek, Leonardo'nun "Rönesans Bisikleti" hakkında şu şok açıklamalarda bulunmuş: “Bisiklet taslağının çiziminde kalem kullanılmış. Kalem ucu, grafitten imal edilir. Grafit, 1564 yılında, yani Leonardo'nun ölümünden yıllar sonra, İngiltere'de keşfedildi. 1960'larda, "Codex Atlanticus" albümünün restorasyonunda çalışan rahipler bu sahtekarlığı yapmıştır. İtalyanlar bisiklet buluşunun kendilerine ait olması gerektiği konusunda fazla tutkulular ve kendilerinden geçmişler."


Kaliforniya Üniversitesi’nden sanat tarihçisi Carlo Pedretti, 1961 yılında söz konusu çizimin bulunduğu sayfayı, henüz tutkalları sökülmemişken, güçlü bir ışık tutarak incelediğini ve bisiklete benzer bir şey görmediğini söylüyor. Gözüne ilişen iki daire ve onları birleştiren eğimli çizgiyi not defterine kaydeden Pedretti, "Gördüğüm şekil bisiklet değildi," diyor.


Bir diğer iddia da, bisiklet çiziminin, orijinal resim kaybolduğu için Leonardo'nun öğrencileri tarafından yapılmış kaba bir röprodüksiyon olduğu. Resmi kopya ettiği sanılan kişiler arasındaki en güçlü aday ise üstadın en favori öğrencisi Salai. İşte “Rönesans Bisikleti”ne ait gizemli hikayenin özeti böyle.


Leonardo’nun esrarengiz bisikleti

Tüm bu iddialara rağmen, ünlü mucidin memleketi Floransa'nın yakınındaki Leonardo da Vinci Müzesi’nde görev yapan modelleme uzmanları, bisikletin tahtadan birebir kopyasını yapmışlar. Yolunuz düşerse bir göz atın

Hadiseye Leonardo da Vinci odaklı yaklaştığımızda, biz, kendi çizimi olmasa bile, taslakta gördüğümüz bisiklet fikrinin ondan çıktığına inanıyoruz. Neden mi? Şöyle ki; çizimi gün ışığına çıkaran Profesor Marinoni, eskizin 1493 yılına ait olduğunu söylüyor. 1967 senesinde Amerikalı akademisyen Jules Piscus'un, Madrid Ulusal Müzesi’nde ortaya çıkardığı, "Codex Madrid" adını taşıyan iki albüm aynı dönemde yazılmış. Hatta bu albümlerin birincisi olan "Codex Madrid I" adlı eserin kapağına Leonardo da Vinci kendi el yazısı ile tarih atmış. "Codex Madrid I"in içindeki 10r numaralı tabakada, bisiklet eskizindeki zincir-dişli mekanizmayla tamamen uyuşan, Leonardo tarafından çizilmiş resimler var. Bu zincir ve dişli resimleri başta cisimleri kaldırma amacıyla tasarlanmış gibi varsayılmışsa da, bisiklet eskizinin ortaya çıkmasının ardından, söz konusu parçaların güç iletme gayesiyle de dizayn edilmiş olabileceği fikri yaygınlaşmış.

Bisiklet taslağı meselesinde, Leonardo da Vinci'nin sorgulanmasından öte, bu mucizevi aracın keşfini millet olarak sahiplenme mücadelesi var. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İtalyanlar, buluşun kendilerine ait olması gerektiğine inanıyorlar ve Almanlar’ın elinden bu gururu kapabilmek için büyük bir gayret içerisindeler.

Aynı şeyi zamanında İngilizler denemişti. İddia edildiğine göre bisikletin temelini oluşturan ilk figür, Buckinghamshire Stoke Poges'daki Saint Giles Kilisesi’nin pencere camında, bacaklarını iki yana açarak bisiklete benzeyen aracın üzerine oturmuş bir meleğin betimlendiği vitrayda bulunmaktaydı. Pencerenin 16’ncı yüzyılın sonlarından kalma olduğu söyleniyordu. Bir okurumuz ile bu konuyu paylaştığımızda, vitraydaki meleğin, kilise çıkıntısına oturmuş olduğu ve tekerlek benzeri nesnenin de "wheel of fortune", yani “çarkıfelek”i sembolize ettiği yorumunda bulunmuştu. Çarkıfelek figürünün şöhreti Tarot kartlarından kaynaklanıyor. Kart üzerinde yer alan çark, akıcı evrenin ebedi devinimini ve insan yaşamının sürekli değişkenliğini sembolize ediyormuş. Tarot kartının orta yerinde resmedilen çarkıfeleğin yanı sıra, dört köşede dört ayrı yaratık görüyoruz. Bunlar melek, boğa, inek ve kartal. Bu figürlerin İncil’den alındığı ve kutsal kitapta bahsedilen "Tanrı’nın tahtını taşıyan yaratıklar" ile kart üzerinde görülen yaratıkların aynı olduğu söyleniyor. Aralarındaki "erkek melek" ise, havanın simgesiymiş. Herhalde İngiltere’deki kilisenin camında tasvir edilen bisikletin patlayan lastiğine, ağzındaki ilkel pompayla hava basıyordu. Belki buradan ilk pompayı İngilizler’in keşfettiği sonucuna da varabiliriz

Fransızlar ise, ünlü mucit Compte de Sivrac'in "Hobbyhorse" olarak adlandırılan, iki tekerlekli, pedalları bulunmayan ve bacak gücüyle devinim kazanan aygıtını, ilk bisiklet olarak kabul ediyorlar.

Yani özetle; "İlk bisikleti kim icat etti?" sorusuna, Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere’den ayrı ayrı cevaplar alıyoruz.

Modern çağı hızla yaşadığımız bu dönemde asıl sorgulanması gerekenin, bisiklet adı verilen bu olağanüstü aracı kimin icat ettiğinden çok, onu günlük hayatın ayrılmaz bir parçası haline nasıl getirebiliriz konusu olması gerektiğini düşünüyoruz.

Anne,işin bitince beni sever misin?

Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı:
"Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?"

"Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum."

Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu. Herşey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda.

Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu. Nerelere gitsindi?

Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti.

"Sana yardım edeyim mi?" dedi en sevimli halini takınarak.
Annesi manalı manalı baktı.

"Hayırdır. Bir yaramazlık filan. Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten."

Yorgunluk nasıl bir şeydi. Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır

"Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni" diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.

Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.

"Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor."

"Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum."
Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun olduğumdan. Böyle yorgun yorgunken...

"Anneciğim sen yorulma diye..."

"Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz."
"Hani siz yoruluyorsunuz ya..."
"Eeee...."

"Ben de oynamaktan yoruluyorum."
"Ne yapayım?"
"Bilmem..."

Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.
Işıklar söndü birden.

Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.

"Mum da yok" diye diye karıştırdı dolapları el yordamı.

Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki elini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı.

"bak deli tavşan" diyerek parmaklarını oynattı.
Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı.

Neden sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti birden.
Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı.
Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini.

Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.
Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına
"Işin bitince beni sever misin anne?" dedi.

Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı.

Dinle Ey Ruhum!!!

Sessiz kalmak istiyordu çığlıklarım,
Sessizliğin sesini dinlemek...
Suskundu içimdeki hırçın çocuk,
Yorulmuştu;yoktu artık debelenmek...

Çıkamıyordun dışarı...Ev hapsi almıştın!
Nereden bilecekti annen ruhunun hapsini;
Ruhunun bedenine hapsini...!

Boğuluyordun değil mi?
Herkes çevrelemişti seni!
Kaçmaya çalışıyordun...Tek çare..!

Nereye kaçacaksın ey aptal ruh!
Kimin himayesine gireceksin!
Kim koruyacak seni insanlardan!Kim koruyacak!
Kimin var ki senin?
Kimin arkadaşı,kimin dostusun...!

Herkesin sahte olduğuna neden inanmıyorsun!
Herkesin çıkar kolladığına...
Dostum dediğin adamın sana tekme atmasına!
İnsanların yalan olduğuna neden inanmıyorsun..!

İnanacaksın ruhum! İnanmalısın
Kimsesiz kaldığın şu dünyada,
Kendinin sahibi sen olacaksın...
Sen himaye edeceksin kendini;
Ve tüm sevdiklerini...!

ßu Site Gothic Tarzını ßelirleyen Ya Da Kendini Burda Bulmak İsteyenler İçin Kurulmuştur. Her Hakkı Saklıdır.Site Yazıları Blog Sahibine Ait Değildir.Alıntı Ya Da Çalıntı Yaparken Yazının Altındaki Kaynak Linkini Veya Yazılmış Olan Telif Sahibinin Adını Vermeyi Unutmayınız.Emeğe Saygı Lütfen.
Copyright © 2007 - 2009
Designed by ±†WamqireS†±
İçimizdeki Karanlık
http://wampirsifen.bloggum.com
Toplist Gothic Toplist by nachtwelten
Locations of visitors to this page