Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
Image and video hosting by TinyPic _Kayan Başlık Çubuğu

 

SoNsUzLuk ÖnÜmDeYdİ HeP AmA GiDeMeDiM SeNDeN UzaĞa

..::·±‡İçİmİzDeKi KaRaNlIk!‡±::..

·±‡ÖlÜmSüZlÜğÜn En KöTü YaNı SoNsUzA KaDaR SüRmEsİdİr!!‡±

Blogguma hoşgeldiniz..Sayın ziyareyçilerim..Bu blog bir hobi sitesidir.Satanistlikle uzaktan yakından alakası yoktur.Lütfen bunun bilincine varıpta yorum atınız.Küfürlü yorumları yayımlamamaktayım bilginize!!Herkese kolay gelsin!!!!
5 tane "can" etiketli yazı bulundu "can" tagli diger ogeler resimler , videolar

Gelin Dracula Efsanesini birde CAN DÜNDAR'dan dinliyelim:=)

Transilvanya'dan geliyorum!

Kont Drakula'nın şatosunda...

Meşhur Drakula'nın bizim tarih kitaplarındaki Kazıklı Voyvoda olduğunu biliyor muydunuz? Şimdi niye ancak kalbine kazık çakılarak öldürülebildiğini anlıyor musunuz?

Drakula'nın şatosuna mı gitmek istiyorsunuz? Yolu tarif edeyim: Bükreş'e uçun. İstanbul'dan 50 dakika... Bir araba kiralayın. Braşov yoluna doğru sürün.
Şimdi Transilvanya topraklarındasınız. Romanya kırsalında, yemyeşil ormanlar ve güzelim kasabalar arasından geçecek, Karpat Dağları'nı aşacaksınız.
Ve karşı yoldan gelen araçların arada selektör yapıp az ilerideki trafik kontrolünü haber vermeleri sayesinde hiç yabancılık çekmeyeceksiniz.
Yaklaşık üç saat sonra Bran'a geleceksiniz. Burası, Drakula'nın şatosunun, oradaki tabirle "kalesinin" olduğu kasaba...
Yolboyu rastlayacağınız "Vampir Kamping", "Kurt market" türü tabelalardan "olay mahalli"ne yaklaştığınızı anlayabilirsiniz.
Az sonra heybetli bir kale karşınıza çıkacak.
İşte Drakula'nın şatosundasınız.
Kalenin önüne kurulu alışveriş merkezinde türlü çeşit vampir tişörtleri, Drakula heykelcikleri satılıyor.
Kalenin bahçesindeki küçük göletler, serin koruluklar, ürkütücü mezarlıklar, şatoya hazırlıyor sizi...
Nihayet Drakula'nın şatosundan içeri adım attığınız anda, gıcırdayan ahşap yer döşemeleri, rüzgarla uğuldayan kapılar, titreşen pencere pervazları, vitrinlerdeki ortaçağ eşyaları, aniden zuhur eden gizli merdiven geçitleriyle kendinizi Hollywood yapımı bir korku filminin setinde hissedeceksiniz.

Drakula'sız Drakula şatosu
 Tuhaf olan şu ki, etrafta Drakula'nın adı bile geçmiyor. Tersine her yerde Rumen hanedanının şatoda çekilmiş fotoğrafları asılı...
Az sonra anlıyorsunuz ki bu kale, hanedanlık döneminde Rumen kralının yazlık sarayı olarak kullanılmış.
Kont Drakula mı?
Onun adı, sadece çıkıştaki kitapçıdaki bir broşürün kapağında yazılı... O broşürü alıp okudum ("Dracula: Myth or Reality", Bran Museum, 2005).
Özeti şu: "Kont Drakula diye biri yoktur."
Nasıl olur?
Bütün turizm broşürlerinde, pazar tişörtlerinde, Hollywood filmlerinde adres olarak burayı gösteren vampir, bu evde oturmamış mı yani?
"Hayır" diyor broşür;
"Bu evde oturan adam Drakula değildi. Drakula diye nam salan ev sahibinin gerçek adı Kazıklı Voyvoda'ydı."
Evet, bizim tarih kitaplarındaki Kazıklı Voyvoda'nın ta kendisi...
Medyanın anlı şanlı bir tarih figüründen nasıl hayali bir canavar yarattığını özetlemeye çalışayım şimdi...


 Kazıkta 25 bin Türk esir

"Kazıklı Voyvoda" konusunda Türk tarihçilerle Rumen tarihçiler tamamen zıt bilgiler veriyor:
Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın "Osmanlı Tarihi"ne (TTK, 1995, II. Cilt, 73-77) göre Kazıklı Voyvoda'ya kendi milleti olan Ulahlar da "Vlad Çepeş", yani "Cellad Vlad" derlerdi.
1456'da voyvoda olmuş, hem mezalimiyle nam salmış hem Osmanlı'nın epey başını ağrıtmıştı.
Uzunçarşılı, Eflak Prensi Vlad'ın Osmanlı sarayında yetiştiğini belirtiyor.
Rumen kaynakları ise Vlad'ın Osmanlı'nın elinde esir düştüğü inancında; ihanetle suçlanıp hapsedildiğini, bu hapislik döneminde Osmanlı sistemini, askeri tekniklerini, hatta dilini öğrendiğini yazıyor.
Türklerin desteğiyle kendi ülkesine voyvoda olarak atanmıştı.
İlk zamanlar devlete sadık görünür, her yıl vergisini getirip verirdi.
Ancak, yine Uzunçarşılı'ya göre "Macarlarla anlaşıp sadakatten ayrılarak Bulgaristan taraflarına sarktı ve epi fenalık yaptı."

Memeleri kesilen kadınlar
"Osmanlı Tarihi"nden okuyalım: "Pek zalim olan ve öldürmek istediği kimseleri kazığa vurarak onların ortasında yemek yemekten zevk duyan, rivayate göre fakirleri ziyafete davet ederek sofra masasıyla beraber bu zavallıları yaktıran, kadınların memelerini keserek onların yerine çocuklarının başını çaktıran ve daha bunun gibi tüyler ürpertici facialar yapan Vlad Çepeş'in Macarlarla ittifak ettiği duyulunca hakkından gelinmesi kararlaştırıldı."
Osmanlı bunu ona sezdirmeden gerçekleştirmek için bir plan yaptı:
"Kendisi bir taraftan Rumdan dönme Slistire Beyi katip Yunus Bey vasıtasıyla ve yaldızlı sözlerle İstanbul'a davet edildi. Öte taraftan da Niğebolu sancak beyi Çakırcı Hamza Bey'e her ne suretle olursa olsun Vlad'ı elde etmesi emredildi."

"Padişah müteessir oldu"
Sonuç mu? Vlad komployu fark etti ve hem Yunus Bey'i hem Hamza Bey'i kollarını ve bacaklarını kesip kazıklara vurdurdu.
Hamza Bey daha yüksek rütbeli olduğundan daha yüksek bir kazığa oturtulmuş, kesik başı da Macar kralına yardım talebi niyetine yollanmıştı.
Cellad Vlad bununla da kalmadı; nehir boyu şehirlerini katliam yaparak yağmaladı; 25 bin kişilik esir kafilesiyle Eflak'a döndü.
Bu, açıkça harp ilanıydı.
Padişah Fatih Sultan Mehmet "çok müteessir olmuş", yani deliye dönmüştü.
Tez elden sefere karar verildi. 

Karargahı bastı
150 bin askerlik Osmanlı ordusunun öncü birliğini yöneten Mahmud Paşa Tuna'yı geçip Eflak'a yürüdü. Ama Vlad'ın ordusunu bulamadı. Bunun üzerine Padişah, 25 kadırga ve 150 nakliye gemisiyle Karadeniz'den Tuna'ya girip Vidin'e kadar gitti.
Vlad halkını ormanlara saklamıştı.
1462 yılında 16 Haziran'ı 17'sine bağlayan geceyarısı Türk savaşçıların giysileri içinde, Otağ-ı Hümayun'u, yani padişahın karargahını bastı. Ama bastığı yer, karargah değil, kumandan çadırlarıydı. Büyük panik yarattıysa da fazla zayiat verdiremedi.

Korkunç gösteri
Rumen kaynaklarına göre, ordusuna güvenini kaybeden Sultan, o gece Tuna kıyılarına geri döndü.
O kaynaklardan okumaya devam edelim:
"Lidersiz kalan Türk orduları da Tuna'ya doğru çekildiler. Ama Targovişte yakınlarında onları korkunç bir gösteri bekliyordu:
Geçtikleri orman, ağaçlara asılmış ya da kazığa oturtulmuş Türk esirlerle doluydu. 5 kilometrelik yol boyunca 25 bin erkek, kadın, çocuk diri diri kazığa geçirilmişti. Asker, aklını yitirecek duruma geldi."
Vlad zaferini kanıtlamak için Tuna yoluna kadar onları taciz etmeyi sürdürdü. Kuyuları zehirledi, ekinleri yaktı, hayvanları öldürttü. Orduyu sıcakta aç ve susuz bıraktı. Hapishanedeki cüzamlı ve vebalı mahkumları salıverip salgın yarattı.

Vlad'ın sonu
Bu, tarihin Rumen versiyonu...
Türk tarihçilere göre ise Vlad'ı takip eden Osmanlı ordusu karşılarında kuvvet göremeyince orduya gerekli 200 bine yakın at ve yük hayvanını yedeğine alıp geri döndü.
Ya Vlad?
Türklere göre önce Moldavya'ya, sonra Macaristan'a sığındı. Osmanlı'yla iyi geçinmeye çalışan Macar kralı tarafından hapsedildi.
Rumenlere göre ise Vlad'ın sonunu getiren Osmanlılar değil, onun "kardeşi kardeşe kırdırma taktiği"ydi. Vlad'ın kardeşi "Güzel Radul" voyvoda yapılınca halk ikiye bölünmüş, sonunda Vlad ülkeyi terk etmek zorunda kalmış; Radul da Osmanlı hazinesine her sene 12 bin duka vergi vermeyi kabul etmişti.



Drakula'nın yaratılışı

Peki bizim Kazıklı Voyvoda nasıl "Drakula" namını aldı? Rumenlerin ilginç bir açıklaması var:
15'inci yüzyıl başlarında, Osmanlı tehdidine karşı Avrupa bir siyasi-askeri birlik kurmaya karar vermiş. Bu birlik, çok sınırlı sayıda basılan bir sikke ile tescil edilmiş. Sikkenin bir yüzünde Vlad'ın simgesi olan ejderha resmi varmış. İngilizcede "Dragon" olarak bilinen ejderhanın Romanca karşılığı "Dracul" imiş. "Drakula" ismi oradan gelmiş.
İrlandalı yazar Bram Stoker 1897'de Vlad'ın öyküsünü romanlaştırırken onu gündüzleri mezarında uyuyan, geceleri ortaya çıkan bir vampir olarak resmetmiş. Stoker'ın kitabı 5 milyon kopya satarak, İncil'den sonra en çok basılan eser unvanını almış. Bu başarı turizmcilerin, sinemacıların, gazetecilerin iştahını kabartmış. Ve yaratılan vampir, bir anda medya kahramanı haline gelmiş.
Bu gelenek hâlâ sürüyor.
Rumenler ise hâlâ Drakula'nın bir cani değil, zenginlere şiddet uygulayan, yoksulların dostu bir Robin Hood olduğunda ısrar ediyorlar.
Cellat mıydı, Robin Hood mu, bilmem; bildiğim, Irak işgaline katılan Rumen birliklerinin askeri kampına "Drakula kampı" adı verildiği...
Bu isim, Drakula'nın ne mene bir adam olduğunu kanıtlıyor.
Romanya'da Drakula'nın izini bulamadıysam da, sosyalist rejim sonrası Bükreş'e üşüşen uluslararası sermayenin dişlerini görünce Drakula'yı görmüş kadar oldum.


 
Satılık şato

Bran kalesi 1212'de inşa edilmiş. Kazıklı Voyvoda'nın şatoyu sık sık ziyaret etmesinden dolayı "Drakula'nın şatosu" olarak nam yapmış.
Hanedan döneminde şatonun sahibi olan Kraliçe Marie, 1938'de şatoyu kızı Prenses İliana'ya miras bırakmış.
1948'de sosyalist Rumen yönetimi şatoyu kamulaştırmış.
Çavuşesku devrildikten sonra şato 26 Mayıs 2006'da Veliaht Domini Von Habsburg'a törenle iade edilmiş.
Romanya'nın her dönemine tanıklık eden ve Drakula filmlerinde set olarak da kullanılan şato, şimdilerde müze olarak hizmet veriyor.
Ancak Romanya yönetimi bakım masraflarıyla başa çıkamadığı şatoyu geçenlerde 100 milyon dolara satışa çıkardı.

alıntı:www.candundar.com


Çocuktum:=(

Önceleri, unutmak ölmekten daha uzak degildi. önceleri, kararan bir kent aksamina sokak lambalari gibi serpilmezdim. yalniz kalmazdim sokak lambalari gibi sesime tellerin feryadi göçmemisti daha; önceleri çocuktum...

Not:Bu muhteşem mısralar için arkadaşım canım BoraCemCan'A Sonsuz teşekkür ederim:=)Sağol canım şiirlerin herzaman muhteşem yaa:=)Devam ette bende bloggumda yayınlim:=)

ÇOCUKTUK:=(

Çocuklugunuzu gerçekten bu yazida ki gibi yasadiysaninz, eminim hosunuza gidecektir... Keske doya doya çocuk oldugum o yillara dönebilsem ....



Evet biz cocuktuk



"Basardik" Aslinda imkansizi basardik biz.70li yillarda dogan cocukluk ve genclik yillarini bu yillarda yasayanlara diyorum.



Hijyenik olmayan pamuklu cocuk bezi ile tahta besik ile büyüdük. Cocuklar icin güvenli kapaklar,kilitler,elektrik prizleri yoktu ve bisiklete kasksiz binerdik.Gidecegimiz yere yanimizda bur koruyucu ile degil yanliz giderdik.



Hic bir risikoyu düsünmeden. Otomobil de cocuk koltugu olmadan ve kemer baglamadan tasirdi bizi. Erkek cocuklarin tornetleri vardi.Onlari bir otomobil edasi ile kullanir,bakar ve parkederlerdi.Sonra karsilarina gecip hayran hayran seyrederlerdi. Bütün imalati bize aitti.



Cesmeden su icerdik.. Pasta yerdik, ekmek yerdik, sekerli icecekler icerdik ve fazla kilolarimiz yoktu cunku sokakta oynardik. 3-4 arkadas ayni siseden icerdik ve hicbirimiz olmezdik. Oyuncak arabalari haftalarca ugrasip kendimiz yapardik sadece fren yapinca nasil iz kaldigini gorebilmek icin.



Problemlerimizi kendimiz cozmeyi ogrendik. Sabah evden cikip aksam sokak lambalari yanincaya kadar disarida kalabilirdi. Anamiz gece sokaktan bizi ceke ceke,bagira bagira alirdi Kimse bize ulasamazdi cep telefonlarimiz yoktu. Akillara zarar!!! Playstationlar, nintendolar, videolar, PC, 98 kanalli kablo yayini, internet, chat odalari yoktu. Arkadaslarimiz vardi sokaga cikar ve bulurduk onlari.



Oynadigimiz oyunlarda bazen canimiz yanardi, agactan duserdik,heryerimiz cizilirdi, cesitli kazalar ve yaralar olurdu. Ama asla haklilik haksizlik kavgasi olmazdi.Doktora giderdik kimse de sucluluk duymazdi.



Hatirlar misiniz kazalari? Dovusurduk, itisirdik mor lekeler olusurdu ama biz cabucak iyilesmesini ogrendik. Agac dallarindan celik comak oynardik birbirimizin gozunu oymazdik.Komsu bahcesindeki kiraz agacina dalardik. Bilirmisiniz "dalmayi"meyva bahcesine"dalmayi"dut agaclarinin tepesinde dolasmayi ve onu sallamayi ve örtünün üzerinden dut yemegi bilirmisiniz?



Önceden haber vermeden bisikletle veya yuruyerek bir arkadasimiza gidip zili calardik, iceriye girip saatlerce oynar konusurduk (Dusunebiliyormusunuz habersiz) Eger dogru zamanda gelmediysek iceri giremezdik. O zaman da hayal kirikligini ogrenirdik, herseyin istedigimiz gibi ve istedigimiz zamanda olamayacagini ogrenirdik.



Ogretmenlerin daha cok zamani vardi ve neseliydiler.Herkes koleje gitmezdi, gitmeyenler aptal sayilmazdi. Kuafor de olunabilirdi.



Sans-talih-kader-kismet sattiniz mi sokaklarda..Bagira bagira..Sonra kutudaki gofretleri oturup bir kösede gizlice yedinizmi siz?



Yaptigimiz herseyin arkasinda dururduk ve tutarliydik. Okulla veya kanunla celiskide oldugumuzda ailemiz bizi dislar mi dusuncesi yoktu. Sorumluluk sahibiydik ve herseyi basardik.!!!.." Evet biz basardik ve cocuklugumuzu yasadik doya doya...Evet biz cocuktuk.



CAN DÜNDAR

"Hayır" diyebilen çocuklar

Hayatta en çok "Hayir" demekte zorlandim. Evde, okulda, kislada itaati ögretmislerdi.
Iyi evlat, iyi ögrenci, iyi asker, iyi yurttas kosulsuz "Evet" derdi.
Itiraz ihanetti.
Lüzumsuz "Evet"lere bir ömür verdigimden midir nedir, Milli Egitim Bakanligi'nin yeni müfredat tasarim kitaplarinda en sevindigim sey, ilkokul çocuklarina "Hayir deme becerisi" kazandirma çabasi oldu.
Bir Hayat Bilgisi dersi düsünün ki, 2. siniftan baslayarak "Evet/ Hayir" oyunuyla çocuga istemedigini yapmama özgürlügünü ögretiyor.
Ilk asamada "suçluluk duymaksizin hayir diyebilme"yi...
"Hayir, çünkü..." diye itirazinin nedenini dillendirebilmeyi...
"Hayir, ama..." diye reddettiginin alternatifini sunabilmeyi...
* * *
Bitmedi.
Sonraki etkinligin adi "Kizma birader"...
Farkli görüse tahammül egitimi...
Kitapta örnek bir aile var: "Hosgör ailesi..."
3. sinif Hayat Bilgisi, "Ortak ve farkli yanlarimiz"i ögreterek basliyor.
"Benzemez kimse sana" sarkisini dillerde gezdiren ülke, "Herkes birbirine benzeyecek" komutuyla yillar harcadiktan sonra simdi çocuklarini "Kimse benzemez bana" ünitesiyle egitiyor.
Bu altyapi, 4. sinifta Sosyal Bilgiler'le destekleniyor.
Ilk derste "Farkliliklarimiz bizi essiz ve özel yapar" fikri isleniyor.
"Ben 73 milletle beraberim" diyen Mevlana'dan hosgörü hikayeleri anlatiliyor.
6., 7. ve 8. siniflarda Felsefe dersiyle bu birikim pekistiriliyor.
* * *
Müfredati hazirlayanlar ögrencilerde 7 becerinin eksikligini saptamis. "Elestirel ve yaratici düsünme ve sorgulama eksikligi" ön siradaymis. O yüzden kitaplarda birey olmayi, risk almayi, meydan okumayi, sorgulamayi, kendine güveni, açik fikirliligi, tartisma ve hosgörüyü destekleyen dersler var.
Ayrica bir arada yasama kültürünü gelistirecek dersler de planlanmis.
"Kendimi kutluyorum" gibi üniteler çocukta özgüveni artirmayi amaçlarken, "Birlikte basarabiliriz" basligi altinda dayanisma hazzi da ögretiliyor.
* * *
Eski kitapta (askerlikteki gibi) "Atatürk'ün büyük bir kahraman oldugunu söyleme - yazma ünitesi" vardi.
Çocuklar bunu ezbere söyleyip yazdi, ama görünen o ki içsellestirip bu bilgiyi davranisa dönüstüremedi.
Her seyi "Hep - hiç", "ak - kara", "evet - hayir" karsitliginda ezberleten yaklasim, "kahrolsun - yasasin" zitlasmasinda "ölürüm -öldürürüm" diyen siyasi kutuplasmalarin tohumlarini atti ve bizi derin uzlasmazliklara sürükledi.
Her sabah "Türküm, dogruyum, çaliskanim" diyerek yetisenlerin çogu ne dogru dürüst "Türk", ne "dogru", ne "çaliskan" olabildi ve üniversite sinavinda "100 bin sifir" çekti.
Simdi anliyoruz ki, bizim Hititlerinkinden önce kendi ailemizin tarihini ögrenmeye, itaatten önce sorgulamaya, ezberlemeden önce anlamaya, farkliliklari kabullenmeye, bir arada yasamayi içsellestirmeye ihtiyacimiz var.
Bilgi, ancak böyle kültüre dönüsebiliyor.
Talim Terbiye Kurulu Baskani Ziya Selçuk ve arkadaslarinin çabalari bu açidan önemli...
Tek sorun su:
Acaba Türkiye'de itiraz eden çocugu hos görecek ögretmenler, müdürler, veliler, valiler, komutanlar, bakanlar var mi?
Yoksa ise, onlarin egitimiyle mi baslamali?

Uçurum:=(

Geceyarisiydi.

Arabadaydim.

*Radyo Maydonoz'*da *Selim* gazete köselerinden internet'e yayilmis bir
öyküyü anlatiyordu. Kulak kesildim:

"Bir sonbahar günü Londra'daki doktor muayenehanesinin bekleme odasinda
oturan adam, yapraklarin dökülmesini hüzünlü bir gülümsemeyle seyrediyordu.
Biraz sonra muayene odasinda doktor, teshisi açikladi kendisine:

*'-Bay Winkelman, beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat olmalisiniz'. *

Yüz hatlari gerildi *Winkelman'*in:

*'-Ingiltere'de bu ameliyati yapabilecek doktor var mi'* diye sordu.

*'-Amerika'da yasadiginiza göre orada olmanizi öneririm'* dedi doktor; *'Zaten
sizi ameliyat edebilecek tek operatör olan Charles Wronkow da orada
yasiyor'.

Winkelman
*tesekkür edip ayrildi. Otele giderken derin derin düsünüyor ve yere dökülen
yapraklari ayaklariyla yavasça itiyordu.

Birkaç gün sonra gazeteler taninmis Amerikali operatör *Charles Wronkow'*un
Ingiltere'de tatilini geçirirken intihar ettigi haberini verdiler.

Polis, böyle taninmis bir doktorun neden *'Winkelman'* adi altinda,
Londra'nin yoksul bir mahallesindeki otelde kaldigini merak ediyordu".

** * **

Bu öyküyü dinledigim gecenin sabahinda gazeteler *Reve Favaloro'*nun intihar
haberini duyurmuslardi.

*Favaloro, *1967'de buldugu by-pass yöntemiyle kalp ameliyatlarinda bir
çigir açan ve milyonlarca hastayi kurtaran Arjantinli cerrahti. *Buenos
Aires'*teki muhtesem villasinda kalbine siktigi tek bir kursunla son
vermisti hayatina....

Milyonlarin kalbine giden kanallari açan bir insanin, kendi yüregindeki
tikanmaya deva bulamamasi ve sonunda onu kursunlayarak susturmasi ne trajik
bir final...!

Bütün bir salonu gülmekten kirip geçirdikten sonra çekildigi makyaj odasinda
sessizce aglayan bir palyaço gibi... çevremize yaydigimiz isiktan biz
nasiplenemeyiz çogu zaman...

Insanin sözü geçmez, gücü yetmez bazen kendine...

En güzel ask filmlerinde oynayan kadin, alabildigine mutsuzdur bakarsiniz...

Diline doladigi herkesin iç dünyasini kalemiyle didikleyen yazar, kendi
içindeki kesmekesi tariften acizdir.

Cemaate iman telkin ederken içten içe Tanriyi sorgulamaya baslamis bir din
adami kadar çaresiz, kivranir insan...

Yalnizlik korkusunu bastirmak için ömrü boyunca sayisiz kadina tutulmus bir
*Kazanova'*nin sonunda anavatani yalnizliga dönmesi,

...ya da cehennemi bir cephede gün boyu askerlerine cesaret asilayan
kumandanin gece karargahta korkudan titremesi gibi,

...en yakindan tanidigi zaafi, en güvendigi yanina yakistiramaz insan:

...ve kendini en bildigi yerinden vurur:

Kalpse kalp; beyinse beyin...

...bir kursunla durur.

** * **

Çünkü en beteridir kendiyle savasanlarin, kendine yenilmesi...

Inanmadan din adami olarak kalamazsiniz; sevmeden asik rolü oynayamaz,
cesaretsiz savasamazsiniz; beyninizde bir urla beyinlere deva, kalbinizde
kanayan bir yarayla kalplere sifa tasiyamazsiniz.

Bu kusatmayi yarmak için o *"zaaf"*larinizi yok etmek zorundasinizdir; çogu
kez kendinizden vazgeçmek pahasina...

Insan, kendine ragmen gider o zaman...

...gençliginde nice cana kiydigi kilicinin üzerine karniyla yativeren yasli
bir Samuray savasçisi ya da intihar için artik hükmedemedigi tanidik bir
mikrofonu seçen *Zeki Müren* gibi, ölümü beklemeden onun kollarina kosar.

Bazen uluorta, bazen yapayalniz,

...uçsuz bucaksiz bir bosluga akar...

Malum; *"uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da senin içine bakar." *

*Can Dündar*
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
·±‡İçİmİzDeKi KaRaNlIk!‡±
Bloggum'u nasıl buldunuz????

Güzel!!!
Güzel Değil!!!
Bence Süper!!
Daha İyisini Yapabilirsin!!
Şahane!!
Tam Gohic Blog'u!!
Çok Korkunç Yaaa.=)
Benim Bloggumdan güzel!!
Tek Kelime İle Mükemmel:=)


Şu Andaki Durum
http://wampirsifen.bloggum.com TopOfBlogs
.
Image Hosted by ImageShack.us
Toplist Gothic Toplist by nachtwelten
Locations of visitors to this page