| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Icimizdeki KaranLIK
Blogguma hoşgeldiniz..Sayın ziyareyçilerim..Bu blog bir hobi sitesidir.Satanistlikle uzaktan yakından alakası yoktur.Lütfen bunun bilincine varıpta yorum atınız.Küfürlü yorumları yayımlamıyorum.ßilginize!!Herkese kolay gelsin!!!!
Hêr §ïÿâh Gïÿêñ SA†ANİS† Ø£mâz!!!
_Kayan Başlık Çubuğu

 

SoNsUzLuk ÖnÜmDeYdİ HeP AmA GiDeMeDiM SeNDeN UzaĞa

..::±‡İçİmİzDeKi KaRaNLık!‡±::..

±‡ÖlÜmSüZlÜğÜn En KöTü YaNı SoNsUzA KaDaR SüRmEsİdİr!!‡±

23 "kadın" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"kadın" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Osmanlı kadınları hakkında gerçekler

Osmanlı kadınlarını yanlış tanımışız

Amerikan asıllı Aslı Sancar'ın, ''Osmanlı Kadını: Efsaneler ile Gerçekler'' adlı kitabı Osmanlı kadınlarına ilişkin gerçekleri su yüzüne çıkardı. Kitaba göre, Osmanlı kadını sanılanın aksine o zamanlarda Avrupalı kadınlardan çok daha fazla hakka sahipti ve toplum içersinde söz sahibi olabiliyordu.

Amerikan asıllı Aslı Sancar'ın, ''Osmanlı Kadını: Efsaneler ile Gerçekler'' adlı kitabı, Kaynak Yayınları'ndan çıktı.

ABD'nin kitap oskarları sayılan Benjamin Franklin Awards'da, bin 800 yapıt arasından tarih alanında yayınlanmış ''En İyi Eser'' seçilen kitap, Osmanlı kadını hakkında 19. yüzyıldan itibaren oluşmuş, ''fanteziye dayalı, olumsuz ve Oryantalist'' görüşleri inceliyor.

Osmanlı coğrafyasında uzun süre yaşamış Lady Montague, Julia Pardoe ve Lucy Garnett gibi Batılıların yazdıklarından alıntılar da yapılan kitapta, Osmanlı kadınının ''Oryantalist kaynaklarda gösterildiği gibi pasif, zayıf, Harem'de tutsak, sadece bir zevk aracı değil, aksine aktif, güçlü ve toplumda çok önemli yere sahip bir kadın olduğu'' anlatılıyor. Osmanlı kadınının Harem'de hiçbir hakka sahip olmayan bir ''köle'' gibi sunulduğu Batılı tasvirler, Osmanlı sicil defterlerinden belgelerle çürütülüyor.

Kitabın en ilgi çekici noktası ise Osmanlı kadınlarının o dönem Avrupalı kadınlarda bile bulunmayan haklara sahip olduğunu gün ışığına çıkartıp hatırlatması...

"Egzotik ve ezilmiş kadın" sunumu

33 yıldır Türkiye'de yaşayan ve adını değiştirerek Türk vatandaşı olmayı seçen Sancar yaptığı açıklamada, 1990'lı yıllarda Harem ile ilgili bir kitabın eline geçmesiyle bu konuya ilgisinin başladığını söyledi.

''Kitap çok güzeldi ama tam bir oryantalist bakış açısı vardı'' diyen Sancar, bu görüşlerin doğru olup olmadığını merak ederek araştırmaya başladığını, Türkiye ve dünyadaki birçok kaynağı ulaşmaya çalıştığını anlattı.

Sancar, ''Çoğunlukla Avrupa seyyahlarının yazıları var ama Batıda bu konuda bir boşluk olduğunu, kaynakların eksikliklerini gördüm. O nedenle İngilizce bir kaynak oluşturmaya karar verdim'' dedi.

Kaynakları inceledikçe Osmanlı kadını hakkında bilmedikleri çok şey olduğunu gördüğünü ifade eden Sancar, yabancıların gözünden Osmanlı kadını hakkındaki ''efsane ve gerçekleri'' şöyle dile getirdi:

''Genel olarak Oryantalist bilim adamlarının sunduğu yayınlar var. Osmanlı kadını egzotik ve ezilmiş olarak gösteriliyor. Bu konudaki benim görüşlerim de araştırmalarımla çok değişti. En önemlisi Osmanlı kadının haklarını öğrendim. 1882'ye kadar bir İngiliz evli kadının mal sahibi olma veya miras hakkı yok. Malları kocasına ait, kendi adına dava açamıyor. Boşanma hakkı yok, boşandığında çocukları kocaya veriyorlar.

Halbuki Osmanlı kadınının evlilikte kontrat yapma, istediği şartları koyma, boşanma hakkı var. Mal sahibi ve izni olmadan malları kullanılamıyor, mirasa sahip. Dava açabiliyor, küçük çocuklar anneye veriliyor. Bunların farkına vardım, bunlar benim için yeni bilgilerdi. Gördüm ki bildiğimiz efsane hakikatten gerçekten çok farklı...''

"Osmanlı kadınını Türkler bile bilmiyor"

Sancar, bu konuyu Türkiye de bile birçok kişinin bilmediğine dikkati çekerek, ''Kitaplarda bu konudan pek bahsedilmiyor ve Türkiye'deki kitaplar da yabancı kaynaklı olduğu için onlarda da bu konu geçmiyor. Halbuki Osmanlı kadınının o dönem çok önemli hakları var ve bunu kullanıyor. Bunun bilinmemesi üzücü'' diye konuştu.

Aslı Sancar, Osmanlı kadınının toplum ve aile içinde çok itibarlı bir statüye sahip, zarafet ve estetik yönünün dikkat çekici olduğunu vurguladı.

Avrupalı kadından daha medeni

Kitapta, Osmanlı kadınının yaşadığı Harem'in, düşünülenin aksine, kadınların rahatça bulunduğu ve misafirlerini ağırladıkları, ailece güzel saatler geçirdikleri yer olduğu belirtiliyor.

Batılı seyyahlardan alıntılar yapılan kitapta, D'ohsson'un, Osmanlı kadını hakkında şu ifadeleri yer alıyor:

''Tabiat, Doğu'nun kadınına hem zarafet hem de cazibe bahşetmiş. Tavırları soylu ve zarif. Davranışları hoş, konuşması açık, saf ve incelikli. En azından Türk Haremleri'ne sıkça girip çıkmış Hristiyan kadınların hepsi bunda ittifak ediyor. Bunun böyle olmadığına inanmak için de hiçbir sebep yok. Ben şahsen pek çok ortamda Türk kadınlarıyla bir araya geldim. Konuşmalarındaki sadelik, ifadelerindeki açıklık, düşüncelerindeki incelik, ses tonlarındaki zarafet ve davranışlarındaki seçkinlik beni her zaman için çok etkiledi.''

Bir Avrupalı kadın Miss Julie Pardoe'nün gözünden Osmanlı kadını ise şöyle:
''Avrupa'da çok sık karşılaşabileceğiniz, o insanda konuşmaya heves bırakmayan kayıtsızlığın ya da tepeden bakan soruşturmacı tavrın Türk hanımefendilerinde de olabileceğinden korkmanıza hiç gerek yoktur. Onlarda tam tersine insana hoşnutluk veren, yürekten gelen bir medenilik vardır. Bu memleketin bütün insanlarında görebileceğiniz sezgisel nezaketlerinden doğar bu halleri...''

Osmanlı kadınının özgürlüğüne dikkat çeken Pardoe ise şaşkınlığını, ''Hepimizin inanmaya yatkın olduğu üzere özgürlük mutluluksa, Türk kadınları en mutlu kadınlardır, çünkü tüm imparatorluktaki en özgür insanlar onlardır'' sözleriyle dile getiriyor.

 

Kaynak:http://msnyasam.ekolay.net/

46 yıl süren hamilelik

Tam 46 yıl önce hamile kaldı, o zaman doğum gerçekleşmedi, şimdi bu bebeği doğurdu.

46 yıl önce doğurmadı ama acıları yeniden başlayınca korkunç gerçekle karşılaştı. Kadının 46 yıl önce hamile kaldığı bebek içeride taş kesilmişti.

The Five TV'nin haberine göre; 1955’te Fas'ın Kazablanka kentinin bir köyünde yaşayan Zehra Ebu Talip, ilk çocuğuna hamile kaldı.

BEBEK BİR TÜRLÜ GELMEDİ

Doğum sancıları tutan Zehra hastaneye kaldırıldı. Aradan 48 saat geçti ama bebek dünyaya gelmedi. Doktorlar "sezaryen şart" dedi ama Zehra korktuğu için kabul etmedi. Çünkü bir başka kadının sezaryenle doğum yaparken öldüğünü görmüştü. Doğum yapmadan hastaneden kaçtı.

Zehra'nın doğum sancıları günlerce devam etti Fakat birkaç gün sonra bebek hareket etmeyi kesince sancıları da azaldı.

75 YAŞINDA YENİDEN SANCILANDI

Aradan 46 yıl geçince sancıları yeniden başladı. Yaşlı kadının çocuklarından biri annesini Fas'ın başkenti Rabat'a bir kadın doktoruna görünce, korkunç gerçeği öğrendiler. Bebek kadının karnında ölmüş ve bir tümöre dönüşmüştü.


Alıntı:http://www.rockturka.org/

ŞEYTAN VE DOSTLARI (Mutlaka Okumalısın)

Bir gün Şeytan, dünya çapında konvansiyonel bir toplantı için tüm dostlarını çağırmış.
Açılış konuşmasında demiş ki:
Müslümanların Camilere gitmesini engelleyemiyoruz. Kur'an okumalarını ve gerçekleri öğrenmelerini de engelleyemiyoruz. Allah ve elçisi ile sağlam ilişkiler kurmalarını da engelleyemiyoruz.
Allah ile bir kere bağlantı kurduklarında üzerlerindeki gücümüz kırılıyor. Dostları demiş ki:
Gerçekten zor bir durum, peki ne yapalım? Şeytan demiş ki: Bırakın Camilere gitsinler. Fakat zamanlarını
çalın, böylece Allah ve elçisi ile bağlantı kuramasınlar..
Sizden isteğim budur. Şeytan devam etmiş:
Dikkatlerini dağıtın, böylece gün boyunca Allah ile hayati öneme sahip bağlantıyı kuramasınlar.
Dostları şaşırmış: Bunu nasıl başaracağız?
Şeytan:
Hayatın önemsiz ayrıntılarıyla zihinlerini sürekli meşgul et! Müslümanların kulaklarına şunu fısılda:
Harca, harca, harca.. Borç al, borç al, borç al..'
Kadınlarını işe girip uzun saatler boyunca çalışmaları için ikna et ! Erkeklerin haftada 6-7 gün, günde 10-12 saat
çalışmalarını ve böylece hayatlarında boşluk kalmaması için planlar yap! Çocukları ile zaman geçirmelerini engelle!
Evleri ferahladıkları bir yer olmaktan çıkacaktır! Zihinlerini o kadar meşgul et ki kendi iç seslerini (oto kritik, nefis
muhasebesi) dinleyemesinler!
Böylece kafaları karışacak, Allah ve elçisi ile zihinsel beraberlikleri kopacaktır.
Bravooo, mükemmel fikir, diye alkışlamış dostları. Durun, daha bitmedi, diye devam etmiş Şeytan:
Kahvehanelerde, doktor muayenehanelerinde, kafe'lerde masaları gazete ve dergilerle doldur! Zihinlerini 24 saat haber bombarıdmanına tut! Araba kullanma esnasında tefekkür etmelerini, İnternete girenlerinin mailboxlarını,
junk maillerle, sipariş katalogları ile, bahislerle, çekilişlerle, promosyon ürünleri ile ve boş umutlarla doldur!
Gazete ve TV'leri ince yapılı güzel modellerle doldur ki kocaları dış güzelliğin önemli olduğuna inansınlar
ve hanımlarından hoşlanmasınlar!
Kadınların, akşamları kocalarıyla ilgilenemeyecek kadar çok yorulmasını sağla!
Eğer kadınlar, erkeklerin ihtiyacı olan sevgiyi veremezlerse,erkekler bu sevgiyi başka yerlerde
arayacaklardır!
Çocuklarına namazın önemini anlatmalarını engellemek için hikaye kitaplarını tavsiye et!
Doğaya çıkıp Allahın yaratma sıfatını görmelerini engellemek için onları çok meşgul et, eğlence parklarına,
fuarlara, spor karşılaşmalarına, oyunlara,konserlere, sinemalara vs götür! Oralarda kavga çıkarıp
birbirlerini vurmaları sağla! Bizim işimiz fitne çıkarmaktır, bunu unutma! İslami dostluklar ve sohbetler yerine, taraftar-parti
dostluklarını ve dedikoduları teşvik et!
İşte plan bu! Futbol, hayatlarının odağı olsun. Futbolcuların isimlerini çocuklarına ezberletmeyi marifet
saysınlar! Ancak İslamın şartlarını merak bile etmesinler! Kurnazca plan için dostları şeytanı
çılgınca alkışlamışlar ve ülkelere dağılırken Müslümanları daha fazla meşgul edeceklerine, telaş içinde oraya
buraya koşuşturacaklarına, Allah'a, Elçisine ve ailelerine daha az zaman ayırtacaklarına söz vermişler. Sence bu plan başarılı mı?

Kaynak:http://www.islamgul.com/

Kıskançlık !

Kıskançlık insanın doğasında olan duygulardan biridir. Diğer tüm duygular gibi, dozu ayarlanmadığında sıkıntı verir. Bedenimiz hayret verici bir denge üstüne kuruludur. Farkında olmadığımız
Her şey tıkır tıkır işliyor. Eksi ve artının doğru dağılımı sadece bedenimizde değil, ruhumuzda da var. Yeni doğan bir bebeği düşünürsek, tüm hisleri nötrdür. Yaşamın içinde kıvamını bulur.
Önünde oyuncakları bulunan ve daha yürümeye bile başlamamış bir bebeğin yanına başka bir bebek oturtsak, bir müddet sonra oyuncakları kendilerine saklamaya çalıştıklarını, hatta elindekilerle birbirlerine vurduklarını gözlemleriz. Bu bebeğe henüz öğretilmemiş olan kıskanma duygusu nasıl oluşmuştur? Demek ki, içimizde kıvamında bir kıskançlık mevcuttur.
Her şey dozunda güzeldir. Açlığı gidermek için fazla yemek kilo yapar, hırslarının altında ezilenler sonunda hasta olur. Peki, kıskançlığın dozu kaçınca ne olur? Diğer duygularda kişi çoğunlukla kendine zarar verirken, maalesef kıskançlık çevredekilerin hayatını zindana çevirir.
Yapılan araştırma sonuçlarına göre, kadınlar daha kıskançmış. Bu sadece ülkemiz için mi geçerli bilemiyorum. Ancak bizim erkeklerin, Avrupa’da yaşayanlara oranla daha kıskanç olduğu kesin. Ataerkil toplumların hemen hepsinde geçerli olduğunu sanıyorum. At, avrat, silah üçlemesini hatırlarsak, atalarımızdan kalan en değerli miras bu olmalı. Gerçi günümüzde bunu hatırlayan beylerin sayısı az ama, genetik olarak geçtiğine inanıyorum.
Erkeklerin en çok şikayet ettiği konu olan kıskançlık, neden hemcinslerim arasında çok şiddetli yaşanır? Dönüp toplumsal yapıya bakmak gerektiğini düşünüyorum. Evinde, çocuğuyla uğraşan, tüm gününü temizlik ve düzen için harcayan bir kadına, dış dünya ve orada yaşananlar biraz uzak gelir. Kadın, her sabah eşini bilmediği bir ortama bırakır, akşamın olmasını bekler. Bu arada, toplantı yüzünden geç geleceğini haber veren bir telefon gelir. Bu durum sıklıkla yaşanıyorsa, kadın ne tarz duygulara kapılır, onu birlikte inceleyelim.
Televizyon programlarında, komşunun anlattığı hikayelerde, çevresinde sürekli değişik senaryoları dinleyen kadın, bu karmaşık dış dünyaya ait bir fikir oluşturmaya başlar. Bu düşünceler, önü alınmaz ve konuşulmazsa, şiddetli krizler halinde kendini gösterir. Öyle ya, kocası başka biriyle birliktedir. O kadın daha mı güzeldir, daha mı işvelidir, aşağılanan ve özgüveni kaybolmaya başlayan kadın, gittikçe hırçınlaşır ve bir ilişki daha çatlamaya başlar. Her birliktelikte, sevilen paylaşılmaz, bu da doğaldır.
Diyeceksiniz ki, bu örnekte kadın ev hanımıydı ve belki kendince sebepleri vardı. Çalışan, iş hayatının içinde olan kadınlar da fazlasıyla kıskanç, onlar ne olacak? Onların kıskançlıkları hem daha erken, hem daha şiddetli olur çünkü onlar dışarıda olanları bilirler. Her gün yaşadığı, gözlemlediği ve avucunun içi gibi bildiği bir hayata karşı, diğer kadından daha tepkili olması normal karşılanmalıdır. Onlar, testi kırılmadan önlem almak isterler.
Erkekler içinde son derece sıklıkla yaşanılan bu duygu, kadınınkinden çok daha korkutucudur. İşin şekli erkeklerde farklılaşır, çünkü konu namustur. Kavgalar edilir, silahlar çekilir, bunun için hapis yatılır ve hatta mahpus damında, namus cinayetinden gelenlerin şanı bile vardır. O suçlu olarak görülmez.Kıskançlığın dozu çok önemlidir. Ne eksik, ne fazla olmalıdır. Hiç kıskanmayan bir erkekle birlikte olmak da aynı derecede sıkıntı vericidir. Kadın, sevilmediğini, değer verilmediğini düşünür.
Tadında kıskançlıklar çoğu zaman evlilikleri, bitmek üzere olan ilişkileri kurtarır. Hala beğenildiğini, güzel bulunduğunu, önem verildiğini anlar insan. Aşırı uçlarda yaşanılan kıskançlık tedavi gerektirir. Bu durum insanların hayatına mal olabilir. Ancak bizim sevdiğimiz, çikolata tadında olanlar. Peki, kıskançlık duygusu tek başına mı vardır? Acaba bir bıçakla kesip içine bakarsak, özgüven, tutku, bağımlılık, yalnızlık korkusu, aptal yerine konulma, paylaşmama isteği gibi duyguları da bulmaz mıyız? Hepsi bir tarafa, şöyle kıvamında küçük bir kıskançlık, çoğu zaman yatak odasında ateşli bir sevişmeyle sonlanır. Bu durumda, arada bir kıskanın, tadını çıkarın!
Kaynak:http://kadin.tr.msn.com/ask/article.aspx?cp-documentid=14765546

Doğal Hayat, İnsanlar ve Aşk

Bu sabah erken uyandım. Gün yeni ağarmıştı. Normalde uyumaya henüz başladığım saatler bunlar, ancak dün gece yorgunluktan sızıp kalmıştım koltuk üstünde.
Ne zevkli uykudur bu, televizyon karşısı koltuk üstünde uyumak? Sabah her yerin ayrı ağrır, orası başka. Zaten yatak odasını kullandığım yok ki, boşuna para vermişim koca takıma.
Güzel bir kahve hazırladım. Balkona çıktım. Ev çatı katı, terasta “günaydın” dedim gökyüzüne, güzel bir gün olsun istedim. Baktım Milat(kedim) fırladı çatıya, avını takip eden bir kaplan edasında, bedeni yere paralel, sessizce yürüyor. Bu şekle girdiğinde mutlaka gördüğü bir şey vardır. Baktım, bacanın üstünde üç tane serçe, ötüşüyorlar. Milat hem meraklı, hem korkak; yaklaşamıyor. Doğası gereği kuşlar ilgisini çekse de, verdiğim eğitimden dolayı, parçalamak, yemek gibi istekleri yok. Onları eve getirdiğim hareketli oyuncak fareler gibi sanıyor. Yaklaşık 1,5 metre uzakta, sindi, seyrediyor. Ne sabır! Sonra kuşlar sıkıldı, uçup gittiler. Benimki öyle bakakaldı semaya.
Televizyonda belgesel seyrederken düşündüğüm gibi, Milat’ı izlerken aklıma geldi, av ve avcı! Doğada ne yaşanıyorsa, insan ilişkilerinde de aynısı var. Büyük balık, küçük balığı yiyor. Akbaba ölecek bir canlının üstünde sabırla uçarak bekliyor. Kaplanlar ceylanları parçalıyor. Bunlar vahşi hayatın belgesel kısmı, ama dönüp kendi hayatımıza bakarsak, hepsi bizde de yok mu? İnsan denilen üstün varlık, saydığım tüm özelliklere sahip değil mi?
Kadın-erkek ilişkisini kamera ile çeksek, hayvan belgeselini aratmayacak görüntüler elde ederiz. Milat kuşlara doğru yaklaşırken, aklıma şöyle bir sahne geldi: Saat gece yarısına doğru ilerlerken, barın sandalyesinde bilmem kaçıncı dublesini yuvarlayan erkek, artık kendini aslan gibi hissetmektedir. Normal şartlarda biraz içe dönük, sessiz, pısırık ve beceriksiz olan bu adamın, kanındaki alkol oranı arttıkça, güveni yerine gelmektedir. Tek başına oturduğu sandalyede düşüncelere dalmış, derinden gelen müziği dinlerken, bir anda duyduğu sesle irkilir. Barın diğer köşesinde birkaç kadın sohbet edip, gülüşmektedir. Avının ilk çıtırtısını duyan Bay Aslan, kulaklarını dikleştirir ve dinlemeye başlar. Sohbetin içinden bir cümle yakalayıp, avına giden yolu bulmak derdindedir. Sonra sessizce oturduğu yerden kalkar, ufak ufak avının yakınına doğru yaklaşır. Cesaretini toplayıp ilk cümlesini söylemek ister, ancak avcının yaklaşmakta olduğunu anlayan av, tedirgin olur ve hesabı ister. Tıpkı Milat’ın başına gelen gibi, adam daha ilk hamlesini yapamadan, kızlar hesabı ödeyip, mekanı terk ederler.
Akbabaları bilirsiniz, ölümü görebilirler. Çölde susuzluktan ölmek üzere olan herhangi bir canlının üstünde kocaman kanatlarını açarak uçarlar. Bunun benzeri, gerçek hayatta çok güvenilen, ağabey veya amca sıfatları isimlerinin yanına eklenerek, sanki aileden birisiymiş gibi anılan kişiler, ilk düşüşünü bekleyerek, leşe konmak derdindedir.
İşin özü, doğal hayatı seyrederken, yaşamın tam da içinde bulursunuz kendinizi. Hepimiz bir hayvana benzeriz. Bazılarımız küçük balık, kimimiz aslan, kimimiz de kuş olabiliyoruz. Çevremizi ve kendi hayatımızı izlerken, hatta başımıza gelecekleri görmek için bile, dönüp vahşi hayata bakın. Özellikle kadın-erkek ilişkilerinde son derece başarılı bir haritadır. Bunu anladığımızda, Aristo’nun şu ünlü sözüne katılmamak mümkün değildir: “İnsan düşünen bir hayvandır!”
Kaynak:http://kadin.tr.msn.com/ask/article.aspx?cp-documentid=14947970

Ayrılık Acısı Nasıl Geçer?

Ayrılık! Bütün acılardan daha derin izler bırakan, insanı içinden yiyerek tüketen, kalbimizde bıçak yarası gibi izler bırakan o duygu! Ayrılık acısına ne tıp, ne başka bir sektör çare bulamadı.
Yaşanmadan, tüketilmeden kaybolmaz, ölüm sonrasında tutulan yas gibidir. Ayrılık acısını geçirmenin tek bir yolu vardır, zaman!
Ayrılıkların ardından oluşan genel düşünce şudur: “Bir daha asla!” … Kimseyi böyle sevemeyeceğimizi, onun yerini başkasının dolduramayacağını ya da tam tersi bir etki olarak, aşkın olmadığını, sevgilerin sahte olduğunu, hepsinin bir yalan olduğunu düşünürüz. Başka bir erkeğin bize dokunması aklımızın ucundan bile geçmez. Bu tarz düşüncelere o kadar inanırız ki, kim ne derse desin kar etmez.
Bu anlattığım genel olarak bir ilişkinin ardından ortaya çıkan düşüncelerdir. “Aman, biri giderse öteki gelir” gibi söylemler ise, dışardan bakan göze şunu anlatır: Ya ortada gerçek anlamda bir aşk yoktur; ya da kişi acısı ile baş etmenin yolunu inkarla bulmuştur.
İlişkinin bitmesiyle beraber insanlar çeşitli ruh hallerine bürünürler. Bunların başında depresyon gelir. Yalnız kalmak ihtiyacı, hayattan zevk almamak, umutsuzluk, pesimistlik, etrafındakilere tahammül edememe, uyumak isteği, karanlık odalar, normal yemek düzenin değişimi gibi bir çok etki görülür. Bu durumda kalan ister siz olun, ister bir yakınınız; biraz böyle yaşamasına müsaade edilmelidir. Ancak süre çok önemli, inzivaya çekilerek geçebilecek süre en fazla 1 haftadır. Eğer bu zaman aşılmışsa, duruma müdahale etmelisiniz. Bu ilk seviye en ağır olanıdır ve en çok can acıtanı…
İlk haftadan sonra öz disiplininizi devreye sokun ve istemeseniz de biraz gün ışığına çıkın. İkinci seviyenin olmazsa olmazı dostlardır. Özellikle arkadaş değil dost diye yazdım, çünkü bu sürece tahammül karşı taraf için zordur ve buna ancak dostlar dayanır. Bu seviyede, etrafındakiler beyaz bayrak sallayana kadar konuşacaksın. İlişkini, aşkını, yaşadıklarınızı, kızgınlığını, bilmem kaçıncı defa anlatıp, rahatlamak gerekir. Bu da tüketmenin bir yoludur. Ayrıca bu seviyede resimlere bakıp ağlamak, sessiz telefonlar açıp sesini duyup kapatmak, ortak tanıdıklardan onunla ilgili bilgiler almaya çalışmak, aşk filmleri seyrederek böğüre böğüre ağlamak mübahtır.
Üçüncü seviyeye gelen bir ayrılık mağduru, artık sosyal hayatın biraz farkına varmaya başlar. Karşısındaki konuşurken çoğu zaman gerçekten dinler, arada bir yine akıl sevgiliye kayar ama bu çok önemli değildir. Üzüntü, yerini özlem, kızgınlık ve sevgi arası karmaşık bir duyguya bırakır. Bu seviyede en sık rastlanılan durum, hesaplaşmadır. Kişi, ilişkisini, sevgilisini, anılarını, geçen zamanı, emeklerini tekrar düşünür ve bir muhasebe durumu oluşur.
İşte bu, tehlikeli sürecin başladığı andır. Yüzleşme sürecindeki kişi birkaç çözüm bulur. İlk akla gelen ise, intikamdır. Bu dönemde yapılmaması gereken hareketler arasında, intikam için başka biriyle yatmak, onun arkadaşlarından birisini gözüne kestirmek gibi davranışlar gelir. Bunları yapmak o an içinde muhteşem ve işe yarar bir buluş gibi görünse de, (emin olun sizden önce çok kişi denedi..) daha sonraları derin izler bırakan pişmanlıklara dönüşme ihtimali çok yüksektir. Ayrıca alışverişe çıkmak, hayata yön verecek önemli kararlar almak, bağımlılığa sebep olacak nesnelere sığınmak gibi davranışların da üstüne kırmızı ve büyük bir çarpı koyuyorum.
Bunların dışında, çok karşılaşılan ve eski sevgiliyi etkileyeceği düşünülen birkaç hamleyi de açıklamam gerekiyor. Mesela, gideceğine emin olduğunuz mekanlara başka bir erkekle giderek, çok eğleniyormuş gibi tüm gece şuh kahkahalar atmak; bir arkadaşınız vasıtasıyla asparagas haberler yaymak (çok hasta, kanser oldu, evleniyor vb..), karşılaştığınızda normalde davranmayacağınız gibi davranmak; bunlar eski sevgiliye karşı sizi sadece komik duruma düşürür. Daha da önemlisi, “iyi ki ayrılmışım, baksana neler yapıyor” şeklinde bir cümle kurmasına sebep olur.
İlk üç seviyeyi başarı ile atlatan kişi, bundan sonra kendini yavaş yavaş toparlayacaktır. Ne kadar zamanda unutulacağı, ilişkinin uzunluğuna, yoğunluğuna, paylaşımlara ve en önemlisi gidenin yerini dolduracak, hatta onu aşacak niteliklere sahip birinin karşımıza çıkmasına bağlı olarak değişecektir.
Anlattıklarım genel olarak karşılaşılan davranış biçimleridir. Bunun dışına çıkabilecek milyonlarca örnek bulunabilir fakat ne olursa olsun, yazının başında söylediğim herkes için geçerliliğini koruyacaktır. Ayrılık acısını geçirecek tek şey vardır: Zaman!

Sevginin anlaşılmamış yüzü....(Uzunluğuna bakıpta okumamazlıkyapmayın)

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...

Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı.
Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...."

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla.
Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...." "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...

İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına
kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.
Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin kalması için dua ediyordu.


Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..." Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."

Bayanlar Bu Fikrayi Yilin Fikrasi SecmiŞ:=))

Adamin biri kitapçiya gider ve tezgahtara:
- "Evin reisi erkektir adli kitap var mi?." diye sorar.
Tezgahtar cevap verir :
- "Maalesef beyefendi masal kitabi satmiyoruz."
TakılBiraz'dan çaldım gene:=)

Yolu yarılayan kadın sevgisinde ve öfkesinde cömerttir



Yolu yarılayan kadın sevgisinde ve öfkesinde cömerttir. Onunla olan erkeğin her şeye hazır olması gerekir.
'Yaş otuz beş, yolun yarısı eder' deyince şair, yolu yarılayan kadınlar aklıma gelir.
Ne aradığını ya da ne aramadığını bilen kadınlar.
Aşkı, sevdayı mutlaka tatmış olurlar.
Bu nedenle onları yüzeysel duygularla kandırmak mümkün değildir.
Aşkın da aşksızlığın da kokusu bu kadınlara sizden önce gelir.
Ömrünün diğer yarısını kendini geliştirmeye adayacağından bilinçleri doruğa yükselir.
Akıl ve bedenle birlikte girdiği ortama renk ve ışık verir.
Yolu yarılayan kadınlarla kolay ve zor bir hayat iç içedir. Sevgisinde de ,öfkesinde de cömerttir.
Evet anlamına gelen kadınsı hayırlarla kapris yapılmayacağını çoktan öğrenmiştir.
Erkeğin ne ardından gelir, ne de ilerisinde olmak için didinir.
Yan yana ,can cana duruşlar tercihidir.
Bazen bir anne şefkati, bazen de bir aslan kükremesi ile şaşkınlığa çevirir.
Onunla birlikte olan erkeğin her şeye hazır olması gerekir.
Yolu yarılayan kadınlar duygularını yaşamasını bilir.
Davranışları sebepsiz değildir.
Kalbi kırıldıysa ağlar, ağlayışının sebebi erkeğin ona sunacağı sevgi değildir.
Mutluysa kahkahalar atar, gülüşünün sebebi dikkat çekmek değildir.
Seviyorsa kıskanır, kıskanç oluşunun sebebi kendine güvensizlik değildir.
Üzgünse omuz arar, destek istemesi çaresizliğinden değildir.
Suskunsa sebebi vardır, kendi haline bırakılması gerekir.
Yolu yarılayan kadınların hissiyatı kuvvetlidir.
Aldatıldığını sezgilerini kullanarak gün ışığına çıkarır.
Veda vakti geldi demenize bile gerek yoktur.
O verdiğiniz mesajı çoktan anlayıp kendi yolunu tutmuştur.
Her gidiş kadını daha da kadınlaştırır.
Gidenin ardından bakacak kadar hayatın uzun olmadığını anlamıştır.
Ve gizem kadına en çok bu yaşlarda yakışır.
.

Hayvandan Bozma İnsan Manzaraları:=(

Günümüzde bu çok güzel gözüken ihtiyaçtan çok moda olmadan gelen ve sadece hava atmak için kullanılan bu kürklerin nasıl yapıldığını az çok biliyoruz.Peki hiç canlı canlı şahit olduk mu hadi olun ve nekadar vahşet olduğumuzu ve insanların hayvanlardan bile iğrenç olduğunu kendiniz görün:=( 
ßu Site Gothic Tarzını ßelirleyen Ya Da Kendini Burda Bulmak İsteyenler İçin Kurulmuştur. Her Hakkı Saklıdır.Site Yazıları Blog Sahibine Ait Değildir.Alıntı Ya Da Çalıntı Yaparken Yazının Altındaki Kaynak Linkini Veya Yazılmış Olan Telif Sahibinin Adını Vermeyi Unutmayınız.Emeğe Saygı Lütfen.
Copyright © 2007 - 2009
Designed by ±†WamqireS†±
İçimizdeki Karanlık
http://wampirsifen.bloggum.com
Toplist Gothic Toplist by nachtwelten
Locations of visitors to this page