Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
Image and video hosting by TinyPic _Kayan Başlık Çubuğu

 

SoNsUzLuk ÖnÜmDeYdİ HeP AmA GiDeMeDiM SeNDeN UzaĞa

..::·±‡İçİmİzDeKi KaRaNlIk!‡±::..

·±‡ÖlÜmSüZlÜğÜn En KöTü YaNı SoNsUzA KaDaR SüRmEsİdİr!!‡±

Blogguma hoşgeldiniz..Sayın ziyareyçilerim..Bu blog bir hobi sitesidir.Satanistlikle uzaktan yakından alakası yoktur.Lütfen bunun bilincine varıpta yorum atınız.Küfürlü yorumları yayımlamamaktayım bilginize!!Herkese kolay gelsin!!!!
2 tane "kazıklı voyvoda" etiketli yazı bulundu "kazıklı voyvoda" tagli diger ogeler resimler , videolar

İşte bu da farklı bir kalemden Dracula Efsanesi anlatımı!!!

Bu yazıda, gerçeklerle efsanelerin birbirine iyice karıştığı karanlık bir çağda, yakından tanıdığımız iki ünlü tarihsel simânın kan kardeşliğiyle başlayıp ölümcül bir düşmanlıkla noktalanan sıradışı öyküsüne konuk olacağız. Bir cephesinde "Cihan Fatihi" nâmlı Sultan Mehmet, diğer cephesinde ise "Kazıklı Voyvoda" nâmlı Romen Prensi Vlad Tepeş'in yer aldığı son derece trajik bir öykü bu... Öyle her yerde okuyamazsınız, o yüzden tadını çıkartın!

Geçtiğimiz haftanın ortalarında bazı gazetelerimizde Romanya mahreçli ilginç bir haber yayımlandı. Habere göre, Romen Turizm Bakanlığı, başkent Bükreş yakınlarında "Dracula Parkı" adını taşıyacak bir eğlence merkezi açmayı planlıyormuş. Hani şu "Disneyland" türü yerlerden biri...

Korku edebiyatına meraklı olanların da hemen anımsayacağı gibi, sinemanın ölümsüz vampiri Kont Dracula İrlandalı yazar Bram Stoker'ın aynı adlı romanından doğmuştu. Öte yandan Stoker'ın da bu kahramanı dünya edebiyatına kazandırırken, biz Türklerin tarih kitaplarında "Kazıklı Voyvoda" olarak andığımız ünlü Eflak Prensi Vlad Tepeş'ten esinlendiği günümüzde konunun meraklılarınca gayet iyi biliniyor.

Malûm, Vlad düşmanlarını kazığa oturtması ve onların kanını içmesiyle nâm salmış bir tarihsel kişilikti. "Dracula Parkı" projesinin mimarlarının hedefi de kurulacak parkın içindeki bütün etkinliklerin bu vampir esprisine uygun olmasıymış. Sözgelimi, turistlere kan renginde pudingler, beyin şeklinde tatlılar falan satmayı planlıyorlarmış. Ve tabiî Dracula'yı Dracula yapan şu ünlü kazıkların da hemen her köşeyi süsleyeceği belirtiliyordu sözkonusu haberde...

"Liberal piyasa ekonomisi" tam olarak böyle birşey işte. Ardında yoğun bir trajedi barındıran en istisnai tarihsel olayları ve kişilikleri bile gün gelir para için hiç acımadan soytarıya çevirir. Hele de Vlad'ı yüzyıllardır su katılmamış bir "ulusal kahraman" olarak gören Romenlerin böyle bir işe kalkıştığını gördükten sonra, vahşi kapitalizmin bu yıkıcı kudreti konusundaki endişelerim artık iyice arttı.

Yakın geçmişte bir belgesel film çekimi kapsamında Transilvanya'yı ziyaret edene dek, doğrusunu söylemek gerekirse benim de Vlad Tepeş'e ilişkin bütün tarihsel malûmatım lise kitaplarından öğrendiklerimle sınırlıydı. Ancak, Karpatlar'da çıktığım o gizemli yolculuğun sonunda, öğrencilik yıllarında adını her okuduğumda gözümün jönünde daima canavara yakın bir surette belirten bu ürkütücü insanın gerçek öyküsünü öğrenme fırsatını elde ettim. Evet, Vlad'ın, bizim okul kitaplarının yazdığından çok daha derin ve trajik bir bağı vardı Osmanlı Devleti'yle. Üstelik, bu bağ, Fatih Sultan Mehmet Han ile çocukluk arkadaşlığına, hattâ bir çeşit "kan kardeşliğine" dek uzanıyordu.

Hemen belirteyim ki bu soluk kesici tarihsel öyküyü, Romanya'da çıktığım renkli yolculuk boyunca bana kılavuzluk yapan son derece aykırı bir adamdan, "Transilvanyalı Dracula Derneği'"nin egzantrik başkanı Nicolae Paduraru'dan öğrendim. Kurduğu dernekten de anlaşılacağı üzere aklını Kazıklı Voyvoda ile bozmuş olan Bay Paduraru, Türklerin Vlad'ın hazin öyküsünün önemli bir bölümünde sürekli ön planda olmalarından dolayı, yalnız Romanya tarihini değil aynı zamanda Osmanlı tarihini de yemiş yutmuş "profesör zihni sinir" tipinde bir adamdı. Romanya topraklarında bir hafta süren çalışmamız boyunca da bana Türk-Romen ortak tarihinin derinliklerinden hiç bilmediğim ve duymadığım nice garip olaylar aktardı. Bu alandaki derin bilgi birikimiyle şöhreti ülkesinin sınırlarını aşan Paduraru'ya, şimdilerde History Channel'de vampir efsanelerinin incelendiği bir belgesel programda da sık sık rastlıyorum.

Bükreş'ten başlayan yolculuğum sırasında, Kazıklı Voyvoda'nın hayatında dönüm noktası oluşturan bütün ana duraklara tek tek uğradım. Vlad'ın doğduğu Sighişoara kasabası ve müze olarak korunmakta olan evi, Osmanlı ordusu tarafından kuşatma altına alındığı kuş uçmaz kervan geçmez Poeinari Kalesi ve Snagov gölünün üzerindeki bir manastırda bulunan ürkütücü mezarı, bu duraklardan yalnızca bir kaçıydı.

Gezimizin bir durağında ise Braşov kentindeki görkemli Bran Şatosu'nu ziyaret ettik. Burası görsel açıdan olağanüstü etkileyici bir yer olmakla birlikte, güzergâh ve tarihsel kronoloji itibarıyla Voyvoda'nın öyküsüyle pek örtüşmüyordu. Gezdiğimiz şatonun Vlad'ın serüveninde ne gibi bir anlamı olduğunu sorduğum Bay Paduraru bu soruma karşılık acı acı gülerek "Aslında hiç bir anlamı yok" cevabını verdi. "Biz Romenler Amerikalı turizm yatırımcılarının yoğun baskısı altındayız. Bu adamlar yıllardır seyrettikleri şatolu vampir filmlerinden dolayı, turistlere Dracula turu yaptırırken mutlaka heybetli bir şato da görmek istiyorlar. Bizler de mecburen batıdan gelenlere burayı gezdiriyoruz. Aslında Vlad burada hiç oturmadı. Çünkü ömrü boyunca Türklerle savaşmaktan şatolarda keyif çatmaya pek vakit bulamamıştı."

Sizin anlayacağınız, öykünün bu deforme edilmiş versiyonunun ilk temelleri, Bran Şatosu'nun efsaneye dahil edilmesiyle, yani benim Romanya'yı gezdiğim 1998'lerde atılıyordu. Para için herşeyi sulandıran kapitalist girişimciler de şimdilerde "Dracula Parkı" gibi numaralarla bu oyunu iyice pekiştirmekteler...

Bu pazar Amerikan "showbusiness" palavralarını bir kenara bırakıp yine kendi yolumuzdan gidecek, sıradan bir tarih kitabında ayrıntılarına çok zor ulaşabileceğiniz trajik bir öyküyü, Vlad Tepeş ile Fatih Sultan Mehmet Han'ın sonu kan ile noktalanan arkadaşlığının öyküsünü, tamamen alternatif kaynaklardan derlediğimiz bilgilerle sizlere aktaracağız. Okuduktan sonra şöyle bir düşünün bakalım, İngiliz yazar Tolkien'in bütün dünyayı ayağa kaldıran "Yüzük Kardeşliği" mi daha etkileyici, yoksa bu mu? Üstelik (tarihsel açıdan tam netleştiremeğim bir kaç ayrıntı bir kenara bırakılacak olursa) bu öykü büyük oranda da gerçeklere dayanıyor...

"Şeytan'ın oğlu" saraya gidiyor

Türkler, 1431 yılında Orta Romanya'daki Sighişoara kasabasında dünyaya gelen Vlad'ın hayatında, henüz küçücük bir çocuk olduğu günlerden, savaş meydanında son nefesini verdiği âna dek daima en belirleyici unsur oldular. Buna belki de "alınyazısı" demek daha doğru olur.

Macar kralı Vladislav'ın seçkin birliklerinde yer alan babası Vlad Dracul cengâverliği ve acımasızlığıyla ünlenmiş bir şovalyeydi. Soyadı olarak kullandığı lâkâbı "Dracul"un Romencede "şeytan" anlamına gelmesi de ona yönelik kitlesel korkunun somut bir ifadesiydi aslında.

Vladislav'a bağlı diğer bütün seçkin şovalyeler gibi, kılıcında ve zırhında bir ejderha figürü bulunan baba Vlad, giriştiği savaşlarda uçurduğu yüzlerce kafaya rağmen, oğlu doğduğunda bütün babalar gibi pamuk kalpli bir adama dönüştü ve sevinçten bayram etti. Evladını el bebek gül bebek büyütebilmek için de bütün imkânlarını seferber edecekti nâmlı cengaver...

Romenlerin "Wallachia" olarak andıkları bu topraklar Sultan 2'nci Murat'ın amansız akınlarının ardından Eflak ve Boğdan adlarıyla Osmanlı'ya bağlanınca, baba Vlad da Türklerin o dönemdeki başkenti Bursa'ya ister istemez bağlılığını iletmek zorunda kalıyordu.

Osmanlıların fetih politikasında, kazanılan yeni topraklara, merkezden o yöreye yabancı yöneticiler atamak pek sıklıkla başvurulan bir yöntem değildi. Devlet, bunun yerine daha akıllıca bir yola başvuruyor ve ele geçirdiği her yeni diyara yine o bölgelerde doğup büyümüş sadık yerel liderler tayin etmeyi tercih ediyordu. Bu doğrultuda Wallachia'nın sözü geçen soylularının geniş bir istihbaratını yaptıran Sultan Murat Han, onlar arasından Vlad Dracul'un adının ön plana çıktığını görecekti. Bunun üzerine şovalyenin küçük oğlu ile kızı, bizzat babalarının rızasıyla, yetiştirilmek üzere başkent Edirne'ye getirildi. Ablası sarayda "prenses" statüsünde ağırlanırken, gelecekte Eflak ve Boğdan Voyvodası (Osmanlı'da geniş yetkilerle donatılmış, bir çeşit genel valilik rütbesi) olması planlanan küçük kardeş Vlad da seçkin çocuklara verilen özel bir eğitim programına alınıyordu.

"Ölünceye dek kardeşiz"

Küçük Vlad, Edirne'yi ve Osmanlı saray hayatını kısa sürede benimser. Murat Han da sarayının koridorlarında ablasıyla birlikte koşturup duran bu küçük konuğun üzerine titremektedir. Gelecekte Osmanlı'nın Balkanlardaki uçsuz bucaksız topraklarını kendisi adına sadâkatle yönetecek olan bu zeki Romen çocuğunun her açıdan kusursuz bir eğitim almasını arzulamaktadır Sultan. Türkleri sevmesi için çok geçmeden onun yanına bir de arkadaş verir. Bu kişi, sonradan "cihan fatihi" olarak anılacak olan sevgili oğlu Mehmet'tir.

Şehzade Mehmet, kendisinden yalnızca bir yaş küçük olan Romen arkadaşıyla yıllar boyunca omuz omuza çok sıkı bir eğitimden geçer. Birlikte en seçkin hocalardan yabancı dil dersleri alır, kılıç kullanmayı, ata binmeyi ve devlet yönetiminin türlü inceliklerini öğrenirler. Zamanla arkadaşlıkları iyice derinleşecektir iki çocuğun. Büyüdüklerinde birbirlerini hiç unutmayacakları ve kanlarının son damlasına kadar destek olacaklarına dair karşılıklı yeminleşir, ardından da kesik parmaklarını birleştirerek "kan kardeşi" olurlar.

Yıllar geçecek ve yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen bu iki arkadaşın yolları zorunlu olarak ayrılacaktır. Vlad seçkin bir yönetici adayı olarak anavatanına geri gönderilir. Babasının 1451 yılındaki ölümü üzerine genç yaşında tahta geçen Sultan Mehmet ise 1453 yılında, İslâm aleminin öteden beri en büyük hayâli olan İstanbul'un fethini gerçekleştirerek yüce peygamberimizin hadis-i şerifindeki övgülere mazhar olur.

Onun bu büyük askerî başarısını, yıllar sonra geri döndüğü ülkesinden hayranlıkla izleyen Vlad da yeni başkent İstanbul'a siyasî bağlılığını bildirir. Genç lider bunun üzerine 1456'da Sultan Mehmet Han tarafından Eflak ve Boğdan'a resmen "Voyvoda" olarak atanacaktır.

Başlangıçta herşey yolunda gitmektedir. Bölgeyi büyük bir başarıyla yöneten Vlad, Osmanlı'nın çıkarlarını içtenlikle korumakta ve devletin vergi gelirlerini düzenli olarak tahsil edip merkeze yollamaktadır. Bunun karşılığında saray da ona her Voyvoda'ya tanınmayan düzeyde çok geniş bir özerklik alanı sunmuştur.

Ancak, zaman geçtikçe Vlad'a bir haller olmaya başlar. Romen soyluları arasında esen miliyetçilik rüzgârları, İstanbul'a bağlılığı kuşku götürmeyen onu da adım adım etkilemeye başlamıştır. Bölge bağımsızlık hareketleriyle için için kaynarken, herkes Voyvoda'dan bu yeni dalgaya önderlik etmesini beklemektedir. Bu noktada babasının efsanevî savaşçılık kariyeri de sık sık önüne konulur ve aklını başına toplaması istenir. Bir tarafta gönülden bağlı olduğu Fatih, öte tarafta ise bağımsız Wallachia'ya kral olma hayâli...

Vlad giderek öylesine büyük bir açmaz içinde kalacaktır ki bu durum onu kısa sürede alkole düşkün biri haline getirir. Sabah akşam içmekte ve emirlerine uymayanlara akıl almaz işkenceler yapmaktadır. Bu arada Voyvoda babasının bölgede efsaneleşmiş olan soyadı "Dracul"u da "Draculea" (Eski Romencede "şeytanın oğlu") şeklinde kullanmaya başlar. Eflak ve Boğdan'a egemen olan huzurlu ortam bir kaç yıl içinde yerini tam bir cinnet atmosferine bırakacaktır.

Adalet duygusunu tamamen yitirmiş vaziyetteki Vlad, kendisine zalimâne bir de meşgale bulmuştur: "Kazığa oturtma işkencesi... Sarayının çevresini binlerce sivri kazıkla donatan Voyvoda, suçlu olarak gördüğü kişileri canlı canlı bu kazıklara oturtmakta ve kurbanlarının bazen günler süren can çekişmelerini büyük bir keyifle izlemektedir. Bu arada, halkı arasında, onun şeytanî bir güç kazanmak amacıyla düşmanlarının kanını içtiğine dair söylentiler de yayılmıştır.

Eflak ve Boğdan'da bunlar olup biterken, Voyvoda'nın sapkın davranışları İstanbul'a, Fatih'in kulağına dek ulaşır. Bölgede yaşanan kargaşanın merkezinde çocukluk arkadaşı Vlad'ın olduğunu öğrenen Sultan, duyduğu bu korkunç haberlere ilk anda inanmak istemez. Ancak, hem vergileri toplamak hem de olup bitenleri araştırmak üzere gönderdiği diplomatik temsilcilerinin başına gelen korkunç bir olay, cihan hükümdarını radikal bir karar almaya sevkedecektir.

Ruhsal dengesini tümüyle yitirmiş durumdaki Vlad, İstanbul'dan gelen elçiler sarayına ulaştığında hayatının hatası sayılabilecek bir adım atar. Konuklarını tutuklatır, onlara bizzat kendi elleriyle işkence yapar ve sonunda da -ellerinde Fatih'in mührünün bulunduğu ültimatom mektupları taşıyan- bu kişilerin hepsini kazığa oturtur.

Fatih, elçilerinin akıbetini duyduğunda uzun uzun ne yapacağını düşünür. Başka hiç kimseye göstermeyeceği bir tahammülle Vlad'a son bir mektup daha gönderir. Cihan fatihi, çocukluk arkadaşına aklını başına toplamasını ve bu tür vahşet gösterilerinden vazgeçerek Saray'a bağlılığını yinelemesini emretmektedir. Vlad'ın bu son uyarıya verdiği karşılık ise onu geri dönülmez bir yola sokacaktır. Voyvoda artık İstanbul'un otoritesini tanımadığını bildirerek bağımsızlığını ilan eder. Kardeşlik yemini artık sona ermiştir.

"Geliyorum deyyus Vlad!"

1462 yılı ilkbaharında emrindeki büyük bir ordu ile Balkan seferine çıkan Fatih için artık tek bir hedef vardır. İbret-i âlem için Vlad'ı yok etmek. İsyana destek olan bütün yerel yöneticileri etkisiz hale getirerek Eflak ve Boğdan'ın içlerine doğru ilerleyen kızgın komutan, en büyük hedefi durumundaki Vlad'ı ise Poeinari Kalesi'nde kıstırır. 900 metre yükseklikteki sarp bir dağın zirvesine kurulmuş bulunan Poeinari Kalesi, erişilmezliğiyle tam bir kartal yuvası görünümündedir. Bu haliyle de aşağıdan bir saldırıyla düşürülmesi bir hayli güçtür. Ancak, hiddetinden yanına yanaşılamayan Fatih'i hiç bir zorluk durduramaz. Birlikleriyle kalenin çevresini kuşatan Sultan, Vlad'a son mesajını gönderir: "Artık işin bitti! Geliyorum deyyus Vlad!"

Her iki komutan da birbirlerinin huyunu suyunu çok iyi bilmektedirler. Vlad bu avantajını kullanarak, kıstırıldığı yüksek kalede aylarca direnmeyi başarır. Buna karşılık, lojistik desteği tam olan Osmanlı ordusu da hiç acele etmemekte ve kalenin dibinde sinir bozucu bir sabır içinde kamp yapmayı sürdürmektedir. Öyle ki sırf kaledekilerin direniş gücünü yıkabilmek için zaman zaman askerî bandonun kılıçların şakırdadığı gösteriler düzenleyip gürültülü savaş marşları çaldığı bile olur. Fatih, kendisine karşı sergilenen bu büyük ihaneti muhatabını aşağılayarak cezalandırmaktadır. İnatçı bir adam olan Vlad Fatih'in taktiklerine direnir direnmesine, ancak kalede kendisiyle birlikte mahsur kalan sevgili eşi Elizabetha ise onun kadar güçlü değildir. Genç kadın bu sinir savaşına daha fazla dayanamaz ve kuşatmanın ilerleyen haftalarında kendisini kalenin burçlarından aşağı bırakarak intihar eder.

Wallachia, İstanbul Fatihi'nin bağımsızlık peşindeki prense verdiği bu ağır dersi anlatan öykülerle kaynamaya başlamıştır. Vlad'ı kendi egemenlik bölgesinde siyasî olarak bitiren Fatih, isyancı bir Voyvoda için İstanbul'u bu kadar uzun süre sahipsiz bırakmanın riskli olacağına karar verir ve hasmının yakalanmasını beklemeksizin birliklerinden bir kısmını yanına alarak merkeze geri döner. Giderken Eflak'a yeni ve sadık bir Voyvoda atamayı da ihmal etmeyecektir. Eşinin intiharıyla psikolojik olarak çökmüş olan Vlad, kurtulmak için son bir hamle daha yapar. Fatih'in yokluğunda bir ölçüde gevşemiş olan kuşatmayı yarmayı başaran devrik Voyvoda, kendisine yardım eden bazı Rumen köylülerinin de yardımlarıyla bir gece komşu Macaristan'a kaçar. Romen tarihçiler, Vlad'ın kaçışını haber alan Fatih'in buna çok da fazla öfkelenmediğini söylüyorlar. Bugün için büyük Sultan'ın o anda neler düşündüğünü elbette ki net olarak bilemiyoruz, ancak olayların gidişatı onun çocukluk arkadaşına ülkeyi terketmesi için yine de son bir şans tanıdığı kanısını uyandırıyor bizlerde. Malûm, "kan kardeşliği" yeminini öyle bir çırpıda silip atmak kolay değil...

Son çırpınışlar ve ölüm

Macaristan'ın Vishegrad ve Pest kentlerinde tam 14 yıl sürgünde kalan Vlad, ülkesinde yönetimi ele geçirebilmek için yıllar sonra son bir deneme daha yapar. 1476'da Macar Kralı Matei Corvin ve Moldova Prensi Büyük Stefan'ın yardımlarıyla yeniden Wallachia prensliğini eline geçiren eski Voyvoda, İstanbul'dan gelen özel bir emirle bu kez ölümüne köşeye kıstırılacaktır. Osmanlı istihbaratı onu hiç unutmamış, Fatih'in özel talimatı üzerine, tehlikeli bir isyancı olarak faaliyetleri yıllarca dikkatle izlenmiştir. Bu kez emir titizlikle yerine getirilir ve bölgeyi yöneten yeni Voyvoda Radu, selefi Vlad'ı yanında bulunan az sayıda destekçisiyle birlikte Transilvanya ormanlarında kıstırıp öldürür. Bu arada prensin başı da yine sarayın isteği üzerine İstanbul'a gönderilecek ve binlerce Türk'ün katili olarak kentin sokaklarında dolaştırılacaktır. Hem de tıpkı onun düşmanlarına yaptığı gibi, bir kazığa saplanmış vaziyette! Prensin başsız gövdesi ise Bükreş kenti yakınlarındaki bir gölün üzerinde kurulu bulunan Snagov Manastırı'na gömülür.

Saray açısından bu eski hesap artık tümüyle kapanmıştır.

Peki ya, prensin ülkemize getirilen başına ne oldu? Bunu hiç kimse bilmiyor. İstanbul'da günlerce halka teşhir edilen kesik baş, sonunda kentte bir yerlere gömülür. Ama nereye?

Siz İstanbullular, bundan böyle hafriyat yaparken çok dikkatli olun. Bir gün bahçenizden ya da inşaat alanınızdan tüm zamanların en korkutucu adamının kafatası çıkabilir. Hele bir de Stoker'in ünlü öyküsünü dikkate alırsak, ertesi sabah boynunuzda iki küçük diş iziyle uyanmanız işten bile olmaz, ona göre!

Kazıklı Voyvoda'yı Kont Dracula'ya dönüştüren adam: Bram Stoker

Gerçek bir insan olan "Kazıklı Voyvoda" ile roman ve sinema kahramanı "Kont Dracula" arasındaki bağlantı, edebiyatla ilgisi sınırlı bir çok kişi için hâlâ son derece muğlak bir konu. Dilerseniz bu alandaki bulanıklığı biraz aydınlatalım...

Geceleri mezarlarından çıkarak insanların kanını emdiğine inanılan vampirler, ilk olarak Slav ve Macar kökenli halk masallarında ortaya çıktılar. Zamanla dilden dile yaygınlaşıp Asya ve Afrika'nın uzak kültürlerinde de boy göstermeye başlayan bu efsaneyi popüler kültüre kazandıran kişi ise hayâl gücü oldukça geniş bir İrlandalı yazardı. 1890'larda Dublin Şatosu'nda devlet memuru olarak çalışan Bram Stoker (1847-1912) boş zamanlarını Avrupa tarihi üzerine kitaplar okumakla geçiriyordu. Türklerle Romenlerin giriştiği mücadeleleri incelerken Kazıklı Voyvoda'nın ilginç öyküsünü de öğrenen Stoker, özellikle Prens'in kazık işkenceleri ve kan içme merakından bir hayli etkilenmişti. Voyvoda'nın bu alışılmadık tarzı, ona bir süre sonra kendi muhayyilesinde ürettiği özgün bir kahraman için de ilham kaynağı oldu. Görev yaptığı kasvetli şatoda ölümsüz vampir "Kont Dracula" romanını yazmaya başlayan Stoker, öyküsüne mekan olarak ise o güne kadar hiç gidip görmediği Romanya'nın Transilvanya bölgesini seçecekti.

İlk kez 1897 yılında İngiltere'de yayımlanan "Dracula" romanı, piyasaya çıkar çıkmaz edebiyat dünyasını birbirine kattı. Gerçek bir tarihsel kişiliğin bozunuma uğratılmasıyla ortaya çıkan bu yeni kahraman, zamanla bütün dünyada en çok tanınan korku edebiyatı figürü haline geldi. 1920'lerden itibaren defalarca sinemaya da uyarlanan "Dracula"yı aralarında Bela Lugosi, Klaus Kinski, Christopher Lee ve Gary Oldman'ın da yer aldığı bir çok ünlü aktör başarıyla canlandırdı. Bunlar arasında özellikle İngiliz oyuncu Christopher Lee, gerek sert fiziği gerekse güçlü oyunculuğuyla Kont'un karanlık dünyasıyla adetâ özdeşleşecekti.

Günümüzde hemen bütün dünya dillerine çevrilmiş bulunan "Dracula", geçmişteki onca uyarlamasına karşın sinemacılar tarafından da hâlâ verimli bir kaynak olarak görülüyor. En son 1992'de yönetmen Francis Ford Coppola eliyle bir kez daha beyazperdeye aktarılan roman, her yönetmenin elinde farklı bir biçim alan esnek yapısıyla sinemacılara günümüzün ultra teknoloji çağında bile son derece ürkütücü gotik filmler yapma fırsatı veriyor.

Çağdaş Romen gençleri ülkelerinin Stoker'ın romanı ve ondan uyarlanan filmler sayesinde uluslararası bir üne kavuşmasından memnunluk duyarken, geleneğe bağlı yaşlı Romenler ise bu durumdan pek hoşnut değiller. Çünkü, onlara göre Vlad, yönetimi sırasında sergilediği bazı acımasız uygulamalara karşın, sonuçta ne yaptıysa ülkesinin bağımsızlığı için yapmış ve bu uğurda kanının son damlasına kadar çarpışmış bir yurtseverdi. Nitekim, bu yaklaşıma Snagov gölünün üzerindeki manastırda Vlad'ın mezarını görüntülerken en çarpıcı biçimiyle tanık olduk. Manastırın tam ortasındaki mezarda çekim yapmamıza uzun süre direnen Ortodoks papaz, tatlı dilimiz ve güler yüzümüzle kendisini ikna edene dek, "Şu adamın ruhunu artık rahat bırakın!" diye bağırıp durmuştu ekibimize: "Siz gazeteciler, onu kan içen vampir olarak göstermekten vazgeçin! Vlad, halkı için ölen talihsiz bir kahramandı!"

Tarih, insanoğlunun ürettiği en sübjektif bilim dalıdır. O papaz belki kendi açısından haklıydı, ama bizim açımızdan hiç değil!

ALINTI:Ali Murat Güven

Gelin Dracula Efsanesini birde CAN DÜNDAR'dan dinliyelim:=)

Transilvanya'dan geliyorum!

Kont Drakula'nın şatosunda...

Meşhur Drakula'nın bizim tarih kitaplarındaki Kazıklı Voyvoda olduğunu biliyor muydunuz? Şimdi niye ancak kalbine kazık çakılarak öldürülebildiğini anlıyor musunuz?

Drakula'nın şatosuna mı gitmek istiyorsunuz? Yolu tarif edeyim: Bükreş'e uçun. İstanbul'dan 50 dakika... Bir araba kiralayın. Braşov yoluna doğru sürün.
Şimdi Transilvanya topraklarındasınız. Romanya kırsalında, yemyeşil ormanlar ve güzelim kasabalar arasından geçecek, Karpat Dağları'nı aşacaksınız.
Ve karşı yoldan gelen araçların arada selektör yapıp az ilerideki trafik kontrolünü haber vermeleri sayesinde hiç yabancılık çekmeyeceksiniz.
Yaklaşık üç saat sonra Bran'a geleceksiniz. Burası, Drakula'nın şatosunun, oradaki tabirle "kalesinin" olduğu kasaba...
Yolboyu rastlayacağınız "Vampir Kamping", "Kurt market" türü tabelalardan "olay mahalli"ne yaklaştığınızı anlayabilirsiniz.
Az sonra heybetli bir kale karşınıza çıkacak.
İşte Drakula'nın şatosundasınız.
Kalenin önüne kurulu alışveriş merkezinde türlü çeşit vampir tişörtleri, Drakula heykelcikleri satılıyor.
Kalenin bahçesindeki küçük göletler, serin koruluklar, ürkütücü mezarlıklar, şatoya hazırlıyor sizi...
Nihayet Drakula'nın şatosundan içeri adım attığınız anda, gıcırdayan ahşap yer döşemeleri, rüzgarla uğuldayan kapılar, titreşen pencere pervazları, vitrinlerdeki ortaçağ eşyaları, aniden zuhur eden gizli merdiven geçitleriyle kendinizi Hollywood yapımı bir korku filminin setinde hissedeceksiniz.

Drakula'sız Drakula şatosu
 Tuhaf olan şu ki, etrafta Drakula'nın adı bile geçmiyor. Tersine her yerde Rumen hanedanının şatoda çekilmiş fotoğrafları asılı...
Az sonra anlıyorsunuz ki bu kale, hanedanlık döneminde Rumen kralının yazlık sarayı olarak kullanılmış.
Kont Drakula mı?
Onun adı, sadece çıkıştaki kitapçıdaki bir broşürün kapağında yazılı... O broşürü alıp okudum ("Dracula: Myth or Reality", Bran Museum, 2005).
Özeti şu: "Kont Drakula diye biri yoktur."
Nasıl olur?
Bütün turizm broşürlerinde, pazar tişörtlerinde, Hollywood filmlerinde adres olarak burayı gösteren vampir, bu evde oturmamış mı yani?
"Hayır" diyor broşür;
"Bu evde oturan adam Drakula değildi. Drakula diye nam salan ev sahibinin gerçek adı Kazıklı Voyvoda'ydı."
Evet, bizim tarih kitaplarındaki Kazıklı Voyvoda'nın ta kendisi...
Medyanın anlı şanlı bir tarih figüründen nasıl hayali bir canavar yarattığını özetlemeye çalışayım şimdi...


 Kazıkta 25 bin Türk esir

"Kazıklı Voyvoda" konusunda Türk tarihçilerle Rumen tarihçiler tamamen zıt bilgiler veriyor:
Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın "Osmanlı Tarihi"ne (TTK, 1995, II. Cilt, 73-77) göre Kazıklı Voyvoda'ya kendi milleti olan Ulahlar da "Vlad Çepeş", yani "Cellad Vlad" derlerdi.
1456'da voyvoda olmuş, hem mezalimiyle nam salmış hem Osmanlı'nın epey başını ağrıtmıştı.
Uzunçarşılı, Eflak Prensi Vlad'ın Osmanlı sarayında yetiştiğini belirtiyor.
Rumen kaynakları ise Vlad'ın Osmanlı'nın elinde esir düştüğü inancında; ihanetle suçlanıp hapsedildiğini, bu hapislik döneminde Osmanlı sistemini, askeri tekniklerini, hatta dilini öğrendiğini yazıyor.
Türklerin desteğiyle kendi ülkesine voyvoda olarak atanmıştı.
İlk zamanlar devlete sadık görünür, her yıl vergisini getirip verirdi.
Ancak, yine Uzunçarşılı'ya göre "Macarlarla anlaşıp sadakatten ayrılarak Bulgaristan taraflarına sarktı ve epi fenalık yaptı."

Memeleri kesilen kadınlar
"Osmanlı Tarihi"nden okuyalım: "Pek zalim olan ve öldürmek istediği kimseleri kazığa vurarak onların ortasında yemek yemekten zevk duyan, rivayate göre fakirleri ziyafete davet ederek sofra masasıyla beraber bu zavallıları yaktıran, kadınların memelerini keserek onların yerine çocuklarının başını çaktıran ve daha bunun gibi tüyler ürpertici facialar yapan Vlad Çepeş'in Macarlarla ittifak ettiği duyulunca hakkından gelinmesi kararlaştırıldı."
Osmanlı bunu ona sezdirmeden gerçekleştirmek için bir plan yaptı:
"Kendisi bir taraftan Rumdan dönme Slistire Beyi katip Yunus Bey vasıtasıyla ve yaldızlı sözlerle İstanbul'a davet edildi. Öte taraftan da Niğebolu sancak beyi Çakırcı Hamza Bey'e her ne suretle olursa olsun Vlad'ı elde etmesi emredildi."

"Padişah müteessir oldu"
Sonuç mu? Vlad komployu fark etti ve hem Yunus Bey'i hem Hamza Bey'i kollarını ve bacaklarını kesip kazıklara vurdurdu.
Hamza Bey daha yüksek rütbeli olduğundan daha yüksek bir kazığa oturtulmuş, kesik başı da Macar kralına yardım talebi niyetine yollanmıştı.
Cellad Vlad bununla da kalmadı; nehir boyu şehirlerini katliam yaparak yağmaladı; 25 bin kişilik esir kafilesiyle Eflak'a döndü.
Bu, açıkça harp ilanıydı.
Padişah Fatih Sultan Mehmet "çok müteessir olmuş", yani deliye dönmüştü.
Tez elden sefere karar verildi. 

Karargahı bastı
150 bin askerlik Osmanlı ordusunun öncü birliğini yöneten Mahmud Paşa Tuna'yı geçip Eflak'a yürüdü. Ama Vlad'ın ordusunu bulamadı. Bunun üzerine Padişah, 25 kadırga ve 150 nakliye gemisiyle Karadeniz'den Tuna'ya girip Vidin'e kadar gitti.
Vlad halkını ormanlara saklamıştı.
1462 yılında 16 Haziran'ı 17'sine bağlayan geceyarısı Türk savaşçıların giysileri içinde, Otağ-ı Hümayun'u, yani padişahın karargahını bastı. Ama bastığı yer, karargah değil, kumandan çadırlarıydı. Büyük panik yarattıysa da fazla zayiat verdiremedi.

Korkunç gösteri
Rumen kaynaklarına göre, ordusuna güvenini kaybeden Sultan, o gece Tuna kıyılarına geri döndü.
O kaynaklardan okumaya devam edelim:
"Lidersiz kalan Türk orduları da Tuna'ya doğru çekildiler. Ama Targovişte yakınlarında onları korkunç bir gösteri bekliyordu:
Geçtikleri orman, ağaçlara asılmış ya da kazığa oturtulmuş Türk esirlerle doluydu. 5 kilometrelik yol boyunca 25 bin erkek, kadın, çocuk diri diri kazığa geçirilmişti. Asker, aklını yitirecek duruma geldi."
Vlad zaferini kanıtlamak için Tuna yoluna kadar onları taciz etmeyi sürdürdü. Kuyuları zehirledi, ekinleri yaktı, hayvanları öldürttü. Orduyu sıcakta aç ve susuz bıraktı. Hapishanedeki cüzamlı ve vebalı mahkumları salıverip salgın yarattı.

Vlad'ın sonu
Bu, tarihin Rumen versiyonu...
Türk tarihçilere göre ise Vlad'ı takip eden Osmanlı ordusu karşılarında kuvvet göremeyince orduya gerekli 200 bine yakın at ve yük hayvanını yedeğine alıp geri döndü.
Ya Vlad?
Türklere göre önce Moldavya'ya, sonra Macaristan'a sığındı. Osmanlı'yla iyi geçinmeye çalışan Macar kralı tarafından hapsedildi.
Rumenlere göre ise Vlad'ın sonunu getiren Osmanlılar değil, onun "kardeşi kardeşe kırdırma taktiği"ydi. Vlad'ın kardeşi "Güzel Radul" voyvoda yapılınca halk ikiye bölünmüş, sonunda Vlad ülkeyi terk etmek zorunda kalmış; Radul da Osmanlı hazinesine her sene 12 bin duka vergi vermeyi kabul etmişti.



Drakula'nın yaratılışı

Peki bizim Kazıklı Voyvoda nasıl "Drakula" namını aldı? Rumenlerin ilginç bir açıklaması var:
15'inci yüzyıl başlarında, Osmanlı tehdidine karşı Avrupa bir siyasi-askeri birlik kurmaya karar vermiş. Bu birlik, çok sınırlı sayıda basılan bir sikke ile tescil edilmiş. Sikkenin bir yüzünde Vlad'ın simgesi olan ejderha resmi varmış. İngilizcede "Dragon" olarak bilinen ejderhanın Romanca karşılığı "Dracul" imiş. "Drakula" ismi oradan gelmiş.
İrlandalı yazar Bram Stoker 1897'de Vlad'ın öyküsünü romanlaştırırken onu gündüzleri mezarında uyuyan, geceleri ortaya çıkan bir vampir olarak resmetmiş. Stoker'ın kitabı 5 milyon kopya satarak, İncil'den sonra en çok basılan eser unvanını almış. Bu başarı turizmcilerin, sinemacıların, gazetecilerin iştahını kabartmış. Ve yaratılan vampir, bir anda medya kahramanı haline gelmiş.
Bu gelenek hâlâ sürüyor.
Rumenler ise hâlâ Drakula'nın bir cani değil, zenginlere şiddet uygulayan, yoksulların dostu bir Robin Hood olduğunda ısrar ediyorlar.
Cellat mıydı, Robin Hood mu, bilmem; bildiğim, Irak işgaline katılan Rumen birliklerinin askeri kampına "Drakula kampı" adı verildiği...
Bu isim, Drakula'nın ne mene bir adam olduğunu kanıtlıyor.
Romanya'da Drakula'nın izini bulamadıysam da, sosyalist rejim sonrası Bükreş'e üşüşen uluslararası sermayenin dişlerini görünce Drakula'yı görmüş kadar oldum.


 
Satılık şato

Bran kalesi 1212'de inşa edilmiş. Kazıklı Voyvoda'nın şatoyu sık sık ziyaret etmesinden dolayı "Drakula'nın şatosu" olarak nam yapmış.
Hanedan döneminde şatonun sahibi olan Kraliçe Marie, 1938'de şatoyu kızı Prenses İliana'ya miras bırakmış.
1948'de sosyalist Rumen yönetimi şatoyu kamulaştırmış.
Çavuşesku devrildikten sonra şato 26 Mayıs 2006'da Veliaht Domini Von Habsburg'a törenle iade edilmiş.
Romanya'nın her dönemine tanıklık eden ve Drakula filmlerinde set olarak da kullanılan şato, şimdilerde müze olarak hizmet veriyor.
Ancak Romanya yönetimi bakım masraflarıyla başa çıkamadığı şatoyu geçenlerde 100 milyon dolara satışa çıkardı.

alıntı:www.candundar.com


Online Müzik Dinlemek İçin Tıklayınız
Image Hosted by ImageShack.us
TopOfBlogs
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
·±‡İçİmİzDeKi KaRaNlIk!‡±
Bloggum'u nasıl buldunuz????

Güzel!!!
Güzel Değil!!!
Bence Süper!!
Daha İyisini Yapabilirsin!!
Şahane!!
Tam Gohic Blog'u!!
Çok Korkunç Yaaa.=)
Benim Bloggumdan güzel!!
Tek Kelime İle Mükemmel:=)


Şu Andaki Durum
.
Image Hosted by ImageShack.us
Toplist Gothic Toplist by nachtwelten
Locations of visitors to this page