| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Icimizdeki KaranLIK
Blogguma hoşgeldiniz..Sayın ziyareyçilerim..Bu blog bir hobi sitesidir.Satanistlikle uzaktan yakından alakası yoktur.Lütfen bunun bilincine varıpta yorum atınız.Küfürlü yorumları yayımlamıyorum.ßilginize!!Herkese kolay gelsin!!!!
Hêr §ïÿâh Gïÿêñ SA†ANİS† Ø£mâz!!!
_Kayan Başlık Çubuğu

 

SoNsUzLuk ÖnÜmDeYdİ HeP AmA GiDeMeDiM SeNDeN UzaĞa

..::±‡İçİmİzDeKi KaRaNLık!‡±::..

±‡ÖlÜmSüZlÜğÜn En KöTü YaNı SoNsUzA KaDaR SüRmEsİdİr!!‡±

21 "sevgi" etiketi kullanan gönderi (sayfa 2)"sevgi" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Sevmeyi Biliyormuyuz???

“ İnsanların çoğu, kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor. Kendisini sevilmeye lâyık görmediği için, sevilmekten korkuyor. Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için. Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya bir şey vermediği için. Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.” W. Shakespeare Bir ninniyi kıskandıracak kadar güzel sesiyle çakıl taşları arasından sızıp gelen su, çimenler, dağ çiçekleri, ceylanlar, kuşlar, denizler, yeni doğmuş süt kokan bebekler, güller, toprak, rüzgarda nazlı nazlı devinen yapraklar, ağaçlar, kısacası her şey. Ne yana baksam her şey bana insanları anlatır. İnsanların inceliğini, duyarlılığını, insancıllığını, sevecenliğini ululuğunu, yaratıcılığını, sanatçılığını. Dünyada bunca yıkım, kıyım,zulüm,ihanet ve kötülükler olmasına rağmen; yine de insanlar hakkında kötü düşünemiyorum. İnsanları öylesine güzel, öylesine derin, anlamlı, zarif, sevimli düşünüyorum ki; onları güneş gibi sıcak, toprak kadar vefalı, su kadar temiz, çimenler gibi zarif, ceylanlar kadar güzel, kuşlar gibi özgür ve verimli bir toprak kadar üretken ve olgun düşlüyorum. Ya güller? Gülleri anlatacak kelime bulamıyorum. O üstün gururlu, minnet nedir bilmeyen; kendinden, güzelliğinden emin güller..... Güller bana daima genç kızları hatırlatır. İnce, hassas, kızararak bakan, soluveren, hemencecik küsen, kırılan; tatlı bir söze, bir gülümseyişe hemen yüreğini açıveren halleriyle, genç kızları hatırlatır... Güller ki; her yaprağı binbir anlam, binbir renk, ahenk dolu. İnsanlar silahlar üretseler, savaşsalar , cinayetler işleseler, haksız yere bazılarına iftiralar atsalar, açlık ve sefaletin kol gezmesine seyirci kalsalar , intikam peşinde koşsalar ; ırkçılık politikası, kan davası gütseler de, dini bağnazlıklar gibi ilkel davranışlar göstererek beni zaman zaman hayal kırıklığına uğratsalar da; her şeye rağmen insanları güzel düşlemekten kendimi alamam. Çünkü insanları yeryüzünün en değerli varlığı olarak görürüm. Vicdan, adalet, merhamet ve sevgi gibi değerli unsurların yalnızca insanda var olduğunu ve bu unsurların, insanı insan eden ögelerin en başında geldiğini unutmadan yaşıyorum. İnsanı insan eden bir diğer öğe ise bilinç ve düşüncedir. Duyguysa, olaylar karşısında ve yaşamda insanların hissettikleri şeylerdir. Örneğin, acı veya sevinçtir.Korku, heyecan, endişe, acımadır. İyilik, dostluk, güzellik, adaletli ve vicdanlı olmak gibi değerler,salt insana özgü bir olgudur. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Aydınlık ve karanlık nasıl biribirinin zıddıysa, iyilik ve kötülük ya da güzellik ve çirkinlik de biribirinin zıddıdır. Ama evrende her şey iç içedir ve beraber yaşar. Karanlık nasıl ki kötülüğü, çirkinliği, körlüğü, cehaleti, zulmü, haksızlığı, adeletsizliği, vicdansızlığı, sevgisizliği, hoşgörüsüzlüğü temsil ediyorsa; aydınlık da iyiliği, güzelliği, bilgiyi,doğruyu, dostluğu, merhameti, dürüstlüğü, adaleti ve vicdanı temsil eder. Unutmayalım ki, tabiatı güneş aydınlatır, insanı da bilgi. Bilgi, eğer iyinin ve vicdanın hizmetinde ise, bilginin hakça paylaşılması, adaletin hayata geçirilmesi mümkün olur. Aksi takdirde haksızlık, vicdansızlık, zulümler ortaya çıkar. Yirmibirinci yüzyılda, bilgi çağında yaşıyorken; insanın inancına, diline, kültürüne, bilincine, düşüncelerine, görüşüne ket vurarak, baskı uygulayarak, hakaret ederek bir yere varmaya çalışan sırtlanları anlamakta ve anlatmakta güçlük çekiyorum. Tertemiz bir suyu bulandırmak ne kadar kolaysa, bir insanı dininden, inancından, renginden, dilinden, tipinden, ırkından, dünya görüşünden dolayı hor görmek, aşağılamak, iftira atmak da o kadar kolaydır. Zor olan; insanı, insan olduğu için sevebilmekte, onun bize benzemeyen yanlarını hoş görebilmektedir.İnsan gibi sosyal bir varlığa da zor olan yakışır. Öyleyse Önemli olan insana saygı duyabilmek, insanca yaşamayı ve yaşarken de paylaşmayı öğrenebilmektir. Dünyada her insanın, her milletin yaşam hakkına saygı duymayı, insanları anlamayı ve en önemlisi de hoşgörüyle bakmayı öğrenmek, onların hakkını da kendi hakkıymış gibi savunmak, insan olmanın gereğidir. İnsanları diğer canlılardan ayıran özellikler de bunlar olsa gerek…Bu gereği yerine getirmek, son derece hassas ama bir o kadar da basittir. İlk bakışta zor görünse de. Ama ne yazık ki sırtlanlar, gün aydınlığını sevmezler. Güzellikler onların meselesi değildir. Onların gülistanı çirkinliklerdir. Nefrettir, kindir, düşmanlıklardır. Onların hiç kimseye merhameti, sevgisi, saygısı olamaz; hatta kendilerine bile. Yürekleri, beyinleri, kan, kin ve nefretle doludur. Erdemleri, namus anlayışları, o insanların bacakları arasındadır. Buna bağlı olarak beyinleri ve yürekleri de namus anlayışları kadar kirlidir. Bence bu dünyada ihtiyacını duyduğumuz ve muhtaç olduğumuz en önemli şey sevgi, dostluk ve hoşgörüdür. Küçücük bir tebesüm ve tatlı dil, karşımızdakine verebileceğimiz en güzel hediyedir. İnsanlar sevmeli, şartlar ne olursa olsun sevmesini bilmeli. Hayata hoşgörü ile bakılınca, olaylar yumuşuyor. Bunu hepimiz biliyoruz mutlaka, ama yine de hoşgörüyü söylemeliyiz biribirimize, hatırlatmalıyız. Çünkü yaşamın tadı ayrıntılarda gizlidir, yaşamak sevmektir, hissetmektir, anlamaktır. ” Bir kızılderili dede ile torunu evlerinin önünde oturmuş, biraz ötede boğuşan biri siyah diğeri beyaz iki köpeği seyrediyorlarmış. Torunu sormuş: “ Neden iki tane köpek besliyorsun? Dede yanıtlamış: “ Onlar benim için iki simgedir evlat. İyilik ve kötülüğün simgesi... İyilik ve kötülük de içimizde böyle sürekli mücadele eder durur.” Torun sorar: “ Peki, sence hangisi kazanır mücadeleyi?” Bilge reis derin derin gülümser ve der ki: “ Hangisi mi evlat?...... Ben hangisini daha iyi beslersem o kazanır...” Sevgi, insanlara bağışladığımız bir duygu, bir armağan. Bu yüzden bazen tek taraflı da olabiliyor ve bu yüzden bunu hiç tanımadığımız insanlara da bahşedebiliyoruz. Severek yaşamak güzeldir, severek yaşamanın güzelliğini ve önemini farkedenler de güzeldir… Dünyada bir şey olabilmenin ötesinde çok daha önemli bir şey var aslında; o da insan olabilmek. İnsan olabilmenin ilk koşulu ise; yüreğinde sevgi taşıyabilmektir. Yoksa kim olduğumuzun, nereden geldiğimizin, hangi ülkenin pasaportunda adımızın yazılı olduğunun ne önemi var! Bu dünyada, sadece insan değil miyiz? Bu dünyada senin, benim yaşama hakkımız olduğu kadar, herkesin yaşama hakkı var. İnsan dediğin odur ki; nerede ve kime yapılırsa yapılsın, birine yapılan zülmü, haksızlığı, vicdansızlığı, her zaman yüreğinde hissedebilsin, bunu kendisine yapılmış gibi görebilsin.. Yeryüzünde ki bütün insanlar insanlık bahçesinin çiçekleri değil midir? Öyleyse hiç bir devletin, ırkın, insanın, inancın yada gücün bu çiçekleri ezmesine, soldurmasına fırsat verilmemeli, müsamaha gösterilmemelidir. Bütün halkların, toplum yada bireylerin kutsal olan yaşama hakkı korunmalıdır; Hatta kültürlerinin gelişmesine katkı sunulmalıdır. Bu dünya hepimizin. Bu dünyada herkese, bütün halklara ve kültürlere yetecek kadar yer var. Yeterki cehalet, siddet, baskı ve inkar yerine, hosgörü sevgi saygı hakim olsun... Öyleyse Türk - Kürt, Alman – Rus yada Müslüman - Hıristiyan olmanın ne önemi var, söyler misiniz? Aslolan- hepimize bir hayatın bahşedilmiş yada armağan edilmiş olması değilmidir? “Allah'ın bile insanlar hakkındaki hükmünü, ömürleri sona erdikten sonra verdiğine inanırken... Biz kim oluyoruz da insanlari birkaç kez görmek, iki-üç yazı okumak, birkaç dedikodu dinlemekle... Yargılama hakkına sahip olabiliyoruz!” diyor Dale Carnegie... Herman Hesse de diyor ki:” Ben vatanseverim ama, önce insanım. Her ikisinin bir arada yürümediği yerde daima insana hak veririm.” O halde, neden başkalarının bizden farklı yanlarını değil de, biraz da bizimle ortak yanlarını bulup ortaya çıkarmaya çalışmıyoruz? Sonradan yaratılan ve dayatılan dil, mezhep, ırk, tarikat, kültür, bölgecilik, şeyhlik, aşiretcilik gibi kavramlar yüzünden çıkan savaşlara, katliamlara, haksızlıklara karşı durmuyoruz? İnsanlığın ortak değerleri olan hoşgörü, sevgi, saygı, barış, özgürlük, bireysel hak, adalet gibi evrensel değerlere inanmakta, kim ne zarar görebilir? İnsani duygulardan yoksun ve insanlıktan nasibini alamamış sırtlanlardan başka, kim bu ortak değerlere karşı çıkabilir? Yılgınlıkların, yorgunlukların damarlarımızda dolaşıyor olması bizi bıktırmamalı, yıldırmamalı; bizi insani değerlerden uzaklaştırmamalı. Bedenimizde, sevgiye açık bir yüreğimiz olduğunu unutturmamalı. Çünkü bize, herşeyden önce yüreğimiz gerekli. Sevgiyi görmek ve duvarını örmek, sevgiyi çevremize sunmak için, önce yüreğimiz gerekli bize. Bozgunlardan ve sevgiyi kirleten yozluklardan yılmamak için, korkmamak için bize sadece yüreğimiz gerekli. Düşüncelerimiz, yargılarımız, önyargılarımız; o yakıcı ve yıkıcı yıldırımların beynimize ulaşmaması için ne kadar barajlar, dalgakıranlar, duvarlar inşa etse de, ne kadar tarihsel, kültürel ideolojik gündelik paratonerimiz olsa da, bir yerden sonra, en azından şöyle kendi yüreğimizle başbaşa kaldığımızda , eminim bu gerçeği anlarız.Bir kez olsun, biz de yürekten o soruları sorarsak kendimize, mutlaka anlarız sevgini gücünü. Ya da en azından sormak durumunda kaldığımızı varsayarsak, anlarız... Yaşama dair bir kaç söz de Goethe’den: ”Yaşamaya zaman ayırın, zira zaman bunun için yaratılmıştır… Düşünmeye zaman ayırın, başarının bedeli budur… Sevmeye zaman ayırın, güçlü olmanın kaynağı budur… Etrafınıza bakmaya zaman ayırın ,günler bencilliğinize yetmeyecek kadar kısadır… Terbiyeli olmaya zaman ayırın, insan olabilmenin sembolü budur” Ve diyorum ki: Anlatacak bir şeylerin varsa yarınlara Okunmamış bir kitap Söylenmemis bir söz Yapılmamış bir resim gibi Sevgi üstüne, barış üstüne, kardeşlik üstüne Durma o zaman . Bir gül yaprağının ürpertisini duyabiliyorsan yüreğinde Yaşamın güzelliğini, sevmenin inceliğini kavrayabiliyorsan Ve varabiliyorsan dostluklarin yüceliğine Korkma hiç bir yıkımdan, yüreğini ortaya koy Çünkü sen insansın Yeni bir şeyler bul , yeni şeyler Yeni güzellikler, yeni sözler, yeni sesler Yazılmamış bir şiir Takılmamış bir ad Yakılmamış bir türkü Yaşanmamış

Bir gencin sevgisiz geçen 24 yılı

24 Yaşındaydı...
Okulunun en başarılı öğrencisiydi.Öyle çok iş teklifi almıştıki yaşamını,başarılı ve zengin bir iş adamı olarak geçirmesi garantiydi.Kendisini herkesten üstün görürdü,kimseyi beğenmezdi.Arkadaşları onun kırıcı olduğundan yakınırdı hep. AŞK onun için ayak bağıydı birini sevmenin düşüncesi bile itici gelirdi.Bir sabah kendini kötü hissetti,soluğu hemen doktorda aldı.Test üstüne test yapıldı ve teşhis kondu. KANSER...Doktor sadece birkaç aylık ömrün var dediğinde inanamadı.Oysa neler bekliyordu hayattan.Eve kapandı kimseyle görüşmüyordu.Bir gün televizyon izlerken bir söz dikkatini çekti.Filimde bir kadın kendisini terk eden sevgilisine (En Büyük Mutsuzluk Sevgisiz Bir Hayat Sürmektir) Bundan daha kötüsüde bu dünyadan sevdiklerine(Seni seviyoruM) demeden gitmek diyordu. Televizyonu kapattı ve düşündü,bugüne kadar hiç kimseye (Seni Seviyorum) dememişti ve bunu söylemek için o kadar az zamanı kalmıştıki.Fırladı yatağından,banyoya koştu günlerdir kesmediği sakalını kesti.En güzel kıyafetlerini giyindive dışarı çıktı önce okuluna gitti.Dersin ortasında sınıfa girince hem öğretmeni hemde arkadaşları şaşırdı.izin istedi öğretmeninden bir kaç şey söylemek için.
Yıllarca sizinle birlikteydik dedi.Ama ben hiç birinizle yakın olmadım.Çoğunuzu kırdım,aşığıladım lütfen beni bağışlayın.Sizi seviyorum sizi çok seviyorum.Okuldan çıktığında öylesine rahatlamıştıkikendisi bile şaşırdı.Demek bu kadar kolaydı .Demek böylesine sihirliydi.O Seni Seviyorum.Sözü yeniden eve döndü Annesi,Babasıve kardeşleri onu çok merak etmişlerdi ve her yeri ayağa kaldırmışlardı.Neredeydin diye sorduklarında(Sevginin Kuçağında) yanıtını verdi.Babasına,Annesine ve Kardeşlerine tek tek sarıldı hepsine yüzlerce kez Sizi Seviyorum dedi.Sonra kağıdı kalemi aldı eline ve şunları yazdı.
İnsanlara Seni Seviyorum demek için ölümü beklemenize gerek yok şimdi hemen şimdi başlayabilirsiniz.Başlayınki hayatınız güzelleşsin,zenginleşsin.Hem şimdi başlamasanız bir daha söyleme şansınız hiç olmaya bilir.Ertesi gün onu zor bir görev bekliyordu.Bu yazdıklarını o kısacık sürede bulabildiği her adrese gönderecekti.
Yatağına uzandı ve acılarına rağmen yaşamında hiç böylesine huzurlu uykuyaa ölüme daldı..

Sevgi Üzerine!!!

Sevgiyi herkes kendine göre açıklar. Ama açıklarken de her açıklama bazı soruları getirir. Örneğin bir insan sevildiği zaman mı sevmelidir? Bu böyle olursa bunun adı bencillik olmaz mı? Yani sen “aldığın ölçüde” seviyorsun. Bir de diğer bir durum: Seni sevmeyeni ne kadar sevebilirsin ya da sevmeye devam edebilirsin. Gerçek sevgi dediğin “her şeye rağmen” mi sevmektir? Seni sevmeyen birisini sevmekte ısrar etmenin anlamı nedir?

Sevgi üzerine Krisnamurti şunları söylemiş:

‘Bir kimseyi sevmenin ne demek olduğunu biliyor musunuz? Bir ağacı, bir kuşu ya da bakıp gözettiğiniz bir evcil hayvani sevebilir misiniz? Size hiç bir karşılık vermese, gölgesinden de yararlanmasanız, arkanızdan da gelmese, size bağımlılık da duymasa gene de sevebilir misiniz? Çoğumuz böyle bir sevgiye kapalıyız, çoğumuz bu biçimde sevemeyiz, çünkü sevgi bizim için her zaman, kaygıyla, tedirginlikle, kıskançlıkla, korkuyla çevrelenmiştir. Yalnızca sevip sevgiyi orada bırakmak istemiyoruz, sevip de sevmekle yetinemiyoruz, sevgimize bir karşılık bekliyoruz. Bu isteğimizle de başka bir kimseye bağımlı olmuş oluyoruz. İşte bunun için sevin ve bununla yetinin. Sevgi bir tepki değildir. Eğer siz, “Beni severseniz, ben de sizi severim” diyorsanız bunun adına ticaret derler, alış veriş derler. Sevmek karşılık beklememektir. (abç)’
Yazar burada “doğa sevgisi”ni, “hayvan sevgisi”ni genel anlamda “insan sevgisi”ni ve en son olarak “özel olarak birisini sevme”yi pek fazla ayırmamış. Tabii ki bunların hepsi farklı şeyler. Yukarıdaki yazılanlara “özel olarak birini sevme-yani aşkla sevme-“yi katmazsak, genel olarak doğru denilebilir. Ama yazar “sevmek”ten bahsederken yazının seyrinden her türlü sevgiyi kastettiği anlaşılıyor. Bu durumda onun “sevmek karşılık beklememektir” demesi doğru değildir. Doğru değildir çünkü, özel olarak birini sevmenin temel amacı “paylaşmak”tır. Birbirini seven insanlar paylaşabilir. Tek yanlı paylaşım söz konusu olamaz. Şöyle ki:


Sevgi paylaşmak istemektir. Paylaşabilmek için paylaşmayı istemek gerekir. Seven insan paylaşmayı ister. Sevdiğiniz insanla örneğin sinemaya gitmek istersiniz. Ya da bir çay bahçesinde çay içmek istersiniz. Yani sevdiğinizle (sevgilinizle) bunları yaparken sizin onu sevdiğiniz için, onunla beraber olmak istediğiniz için bu eylemleri yaptığınıza göre normalde aynı şeyleri ondan beklemeniz de en doğal hakkınızdır. Zaten sevgi yoksa arkadaşınız bunları yapsa bile isteyerek yapmayacaktır ki bu da gerçek sevgi ve beraberindeki paylaşım değildir. (Burada iki kişinin birbirine beslediği sevginin ölçüsünü konu dışına bırakıyorum, bu ayrı bir yazı konusu.)

Sevme ve sevilme bir insan ihtiyacıdır. Sevilme ihtiyacı da sevgiyle beraber gelir. Birbirinden bağımsız değildir bunlar. Genel anlamda “seversen, sevilirsin” ama yaşamda her zaman bu böyle değildir. Bir insanın sevilmediği halde sevmeye devam edebilmesi çok zordur. Edebilenler yaşamı arabesk olarak görmek isteyen, ya da trajedi içerisinde yaşamayı yaşam tarzı olarak seçen tiplerdir. İnanın onların aşkı karşılık bulsa ya kalp krizinden giderler ya da sırf karşılık bulduğu için aşkları o anda biter.

Sevgi dayanışmadır. Sevgi ve paylaşım ayrıca iki insanın birbiriyle dayanışmasıdır. Tek yanlı dayanışma olmaz. Tek yanlı severek birine maddi-manevi destek veremezsiniz. Tek yanlı olarak uzun süre gidemez, bir yerde tükenirsiniz. Her insanın severek destek verdiği gibi, sevilerek destek görme ihtiyacı vardır. Sevgi güvenmektir. Birisini severseniz ona güven verirsiniz, onu her türlü dış tehlikeden korumaya çalışırsınız. Ona güven verip onu korumak istediğiniz gibi, siz de ona güvenmek, her türlü zorlukta onun yanınızda olacağından emin olmak istersiniz. Bu da normaldir ve seven bir insanın en doğal beklentisidir.

Sevgi emektir, üretmektir. Sevdiğiniz için yeteneğiniz varsa şiir ya da yazılar yazarsınız. Bunu yapmasanız, ya da yapamazsanız en azından örneğin evde yemek ya da çay, kahve yaparsınız. Ya da bir küçük hediye alırsınız. Ya da mektup, kart yazar gönderirsiniz. Yani sonuçta emek harcarsınız, özellikle onun için bir şeyler yaparsınız. Bunları uzun süre tek taraflı yapamayacağınız gibi, siz emek harcadığınız da sevdiğinizin de emek harcadığını görmek istersiniz. Boşuna “sevgi emektir” diye söylenmemiştir. Sevgi emektir ama karşılıklı emektir. Karşılıklı emek harcandığında sevgi serpilir, güzelleşir. (Ne yazık ki günümüzde emek harcamadan ya da az emekle çok sevilmek isteyen, karşıdakinin daha çok emek sarfetmesini isteyen insanlar çoktur. Bu da onların suçu değil, sistem-çevre bu insanları böylesine bencil olarak şekillendiriyor.)

Sevgi duyguların da paylaşımıdır. O sevindiğinde siz de sevinir, o üzüldüğünde siz de üzülürsünüz. Sizin duygularınızı paylaşamayan, paylaşmak istemeyen birinin duygularını da paylaşamazsınız. Bu durumda sevgi, aşk yoktur. Bu durumda tek taraflı olarak “seviyorum, aşığım” demek de bir tuhaflıktır. Bu gerçek yaşamla, gerçek aşk ve sevgiyle çelişir.
Sözün kısası; özel sevginin temelinde sevdiğini görmek istemek, yanında olmak istemek ve onunla yaşamı paylaşmak isteği yatar. Bu istek bir insanda yoksa onun “sevgisi”de yoktur ya da zayıftır. Ve o insanı deli gibi sevseniz de, bu tek taraflıdır ve pratikte yok olmaya mahkumdur. Bu yüzden seven insanın sevilmeyi beklemek hakkıdır. Siz sevdiğiniz halde o sizi sevmiyor mu? O halde yanlış insanı seviyorsunuz. Emek dünyadaki en değerli şeydir ve sizi sevmeyen bir insanı sevmekle emeğinize yazık ediyorsunuz. Emeğin değerini bilen, sevgiyi hisseden insanlar az da olsa hâla var çevremizde. Umutlu kalalım.

sevgi başa konması için beklenen bir “devlet kuşu” değil
sevgi karşılıklı / sevgi etkileşim / sevgi his
sevgi dayanışma / sevgi paylaşım / sevgi yüreğimiz
sevgi "ben" değil "biz"
el ele verince
insan yapar bizi sevgimiz...
Not:Bu güzel baylaşım için sevgili space arkadaşım gunes'e teşekkür ederim.Alıntı adres:http://gunesintamicinde.spaces.live.com/ uğrarsanız sevinirim:=)

Böyle Sevdim Seni:=(

Ben seni kocaman bir yürekle sevdim. Gözlerim değil, yüreğimdi seni gören. Sen damarlarımdaki kana karışıp, geldin oturdun yüreğime. Bir başka yerde olamazdın zaten. Sen, benim en değerli yerimde, yüreğimde olmalıydın, orada kalmalıydın.
Çok aşka ev sahipliği yapan bu yürek, ilk kez bu kadar kolay kabullendi seni. Herhangi bir konuk değildin artık. Bu yüzden ne ağırlama faslı vardı, ne de uğurlama. O yüreğin gerçek sahibiydin.
Şimdi sonbahar, kışa giriyoruz ya... Ben dört mevsim baharı yaşadım seninle. Çiçek çiçek açtın yüreğimde. Gökkuşağı zayıf kaldı, senin renklerin karşısında. Taze bir yaprak gibi yeşildin. Açelyaydın pembeliğinle. Üzerine çiğ taneleri düşmüş sarı güldün. Kırmızıydın bir ateş gibi. Ve maviydin... En çok bu renkle anmayı sevdim seni. Denize tutkundum, denizi sensiz, seni denizsiz düşünemedim.
Seni severken dünyayı da sevdim ben, insanları da... Kendime bile dar gelirken, içinde herkese yer olan bir hayatın sahibiydim artık. En kızgın, en tahammülsüz olduğum anlarda bile, seni düşünmek yetti bana. İçimdeki sevinç yüzüme yansıdı, güldüm. Beni güldüren senin sevgindi ve ben kaygısız, içten gülüşün ne demek olduğunu, nasıl güzel bir şey olduğunu anladım seninle.
Her şeye rağmen sevdim seni. Güçlüydüm ve aşamayacağım hiçbir zorluk yoktu. Koca bir kente, koca bir ülkeye kafa tutabilirdim. Sen elimden tuttuğunda patlamaya hazır bir volkan gibi hissederdim kendimi. Menzil sendin ve ben o menzile ulaşmak için önüme çıkan her şeyi yok edebilirdim. Sana ulaşmamı engelleyecek her şeyi eritirdim, kül ederdim. Sana ulaştığımdaysa sakin bir göle dönüşürdüm. Ve o göle bir tek sen girebilirdin.
Sevdim ve hayrandım da... Her halin çekti beni. Duruşunu, uyumanı, gülmeni, kızmanı, şaşkınlığını, saflığını, kurnazlığını, çocukluğunu, olgunluğunu sevdim. Sesini de sevdim suskunluğunu da. Küçük oyunlarını, kaprislerini, sitemlerini, korkularını sevdim. Seni ve o doyumsuz sevdanı, uçarı sevdanı anlatacak kelime bulamadım çoğu zaman. Sığmadın cümlelere ve hiçbir cümle seni yeterince tarif edecek kadar derin olmadı.
Seni severken yorulmadım. Çünkü sen yaşam kaynağıydın. Her gün yenilendim. Seninle çoğaldım, büyüdüm. Eksik kalan neyim varsa tamamladın. Ölmeyecektim çünkü sen ölmezliğin ta kendisiydin.
Sevdim işte ötesi yok

SENİ SEVİYORUM:=(

Herkes, "ilk kendi yaşıyor"
Sanmasa,
Sevdalar da tükenirdi,
Masalları da...
Sonsuza kadar
Sürdüğü bilinsin diye mi nedir,
Bittiği anlar ve ihanetler
Yazılmıyor kitaplara.
Zümrüt-ü Anka Kuşu da yalan aslında,
Kendini külünden yarattığı da...
Ferhat'ın Şirin,
Aslı'nın Kerem için öldüğünü
Kim gördü Allah aşkına?
"Sonsuza kadar sürsün" diyorsan
"Bu sevda,"
O zaman sevgili,
O zaman vuslat yaşanmaya!

Sana yazacak bir sen bırak bana!
Öfkelerin orada kalsın!
Kaçamaklar hanesinde değil ismin
Anlasana!
Ömrümün tam ortasına
Kocaman harflerle yazmışım:
SENİ SEVİYORUM...
SENİ SEVİYORUM...

"Herkese söylediğin
Bana söyleme" diyorsun...
Ama ne varsa sevdaya dair,
Bizden önce söylenmiş, biliyorsun.
Bize düşen, aşkı yalansız yaşamak...
Hadi uzatma da uzat ellerini,
Seni seviyorum...
Seni seviyorum...
Seni seviyorum..


Tayfun Talipoğlu |

BİR AYRILIĞIN ANATOMİSİ

insanlarin birbirini tanimasi için en iyi zaman, ayrilmalarina en yakin zamandir" der dostoyevski...


veda acisi, kabugunu soyar insanin; yaldizini kaziyip çirilçiplak ortaya serer.birlikteligin örttügü tüm kusurlari, ayrilik sergiler.bir ayrilik arifesinde helallesilir ve o an hakiki tabiatlariyla yüzlesilir.



"ölene kadar" diye söz verilmistir, ama "ölüm yolunda" baska tercihler belirmistir.



kararsiz prensesin vicdani azap çekerken 7 cücelerin somurtkani "aklini basina al" diye fisildar kulagina; haytasi ise "kalbinin sesini dinle" diye çekistirir eteginden...



hep hayran bakan gözlere, hatalar takilmaya baslar.



"ama"yla biter alelade iltifat cümleleri:



"sen iyi bir insansin, ama arkadaslarin kötü", "seni seviyorum, ama bu iliskide mutlu degilim", "ben baska türlü bir beraberlik düslemistim" vs.. vs...



sonra gelsin uykusuz geceler...bir türlü karar verememeler...ruhen gidip gelmeler..."hele biraz daha zaman geçsin" diye nikah ertelemeler...



birlikteymis gibi yaparken, sevecek baska yüzler, yüzecek baska denizler kollamalar...



"aslinda bütün bunlar bizim iyiligimiz için"e kendini inandirmalar...



sonrasi hep ayni:



bekleyenin "hani sonbaharda bulusacaktik. hazan geldi geçti, sen gelmez oldun" sizlanmalari...



bekletenin "geliyorum az kaldi" oyalamalari...



bittigini bile bile isi uzatmalar; söyleyemedikçe hepten bataga saplanmalar...terke makul bir gerekçe ararken hepten çarsafa dolanmalar...veda konusmasinda süslü iltifat cümlelerinin arasina, o cümleleri hiçlestiren mayinlar serpistirmeler... üzgün görünmeler... bagis dilenmeler "...ama kaçinilmazdi" demeler..."sözünden caydin"yakinmalarini "sen de eski sen degilsin. degismissin" diye gögüslemeler... asil kendinin degistigini bilmezden gelmeler... ve son sahne:



terk edenin o mahcup "gönlüm baskasinda" itirafina karsilik terk edilenin kirik çalimi:



"ugurlar olsun! ben yoluma devam ediyorum". ihanetler böyledir:ilki, bir yenisine gebedir; ikincisi daha az aci verir. ondan sonra dur durak yoktur: güvenilmez asik, sevdikçe kiran, gezdikçe ardinda bir kirik kalpler mezarligi birakan biçare dervise döner. artik acilara hapsolmustur: bulusmak istedikçe ayrilacak, birlesmeye çalistikça parçalanacak, sonunda terk ettiklerinin "ah"i tutup terk edildiginde mukadder yalnizligina kapanacaktir.



Can DÜNDAR

Offf bu ilişkiden sıkıldım!!! Diyorsaniz..

Uzun süren her şey sıkıcıdır; ilişkiler hariç.
İşin bu kısmı tartışmalı aslında. Mesele "İlişkinin monotonlaşması"...

Bir ilişki sizi ya da eşinizi sıkmaya başlamışsa, yapılacak çok fazla şey yoktur. Siz sadece doğru şıkkı seçmeye çalışın:

a) Bitirirsiniz!
Bu kelimeden bu kadar ürkmeyin. "Ürkme" derecenize göre değil, haklılık payınıza göre karar vermeye çalışın. Eğer ilişkiniz gerçekten uzatmaları oynuyorsa, bir de penaltılara bırakmanın alemi yok. Zaten bitecek şeyleri vakitlice bitirmek, başlangıçta yıkıcı görünebilir. Ama neticede ilişkilerin birçoğunun sonunda çekilen acılara birkaç sene sonra tebessümle bakılır.
Hem bazen biten ilişkiler, daha hayırlı sonuçlara yol açabilir. Kimbilir, belki de "hayatınızın eşi" yan sokakta, ama siz, sürünen ilişkiniz yüzünden körleşen gözlerinizle göremiyorsunuz. Aman dikkatli olun. Bir de tükenmemiş ilişkiler vardır ki, bunları bitirmeye kalkarsınız, ama miyadları dolmadığı için bir türlü bitmez. İlk canı sıkılan ağlayarak diğerine koşar ve hooop tekrar başlar. Tekrar aynı sorunlar; birleş-ayrıl oyununa döndürmemek lazım. Eğer ki böyle bir olasılık görüyorsanız, "C" şıkkına atlamanızı öneririz.


b) Süründürürsünüz!

Mazoist eğilimleri olanlara şiddetle önereceğimiz bir yöntem bu. Sündürün, sorunları yok sayın, birbirinizi hırpalayın. Belki boyunuz uzar. Hem böylece belki de en fazla aşık olduğunuz insanı en nefret ettiğiniz insan haline getirebilirsiniz. Buyrun bakalım. Elinizden geleni ardınıza koymayın. Ama dikkatli olun. İnsan kalbi bu biçimde biten çok sayıda ilişkiyi kaldırmaz. Kendinizi ya da eşinizi enkaza çevirebilir. Böyle ürkütücü şeyler yazdığımiza bakmayın.
Toplum içinde en fazla ilişki bitirme eğilimi bu seçenekteki gibidir. İnsanlar, süründürmeden bitiremezler genellikle ilişkilerini.Siz siz olun, diğer şıklardan birisine atlayın.


c) Rölantiye alırsınız!

Bilmeyenler için söyleyelim, rölanti, Fransızca bir kelimedir ve Türkçe'de arabaların motorlarının durduğu yerde çalışması haline denir. Yani motor "hafiften" çalışmaktadır ama araba viteste olmadığı için kımıldamaz.
Mola verin demeye çalışıyorum. Mola verin, nefes alın. Mümkünse bir süre birbirinizi hiç görmeyin, telefonla dahi konuşmayın. Ya da belirli kısıtlamalarla görüşün. Mesela, sadece sinemaya gidin ve sadece film üzerine konuşmayı önkoşul olarak getirin. Bu arada siz de sevgiliniz de ilişkiyi ve kendinizi gözden geçirme şansını yakalayın. Bunu yaparken, "Bir hafta hiç görüşmeyelim" gibi bir zaman da koymayın. Bırakın oluruna, ve tekrar kumru pozisyonu almayı bekleyin. Arabanın gideceği varsa, vitese kendiliğinden geçer. Rölantiyi uzun tutarsanız da benzin biter Benzin bitmişse doğru "A" şıkkına zaten...


d) Tamir edersiniz!

Kulağa en hoş gelen şık bu. Ama en belalısı da bu herhalde.
Her şeyden önce ilişkiyi bir proje gibi masaya yatırmak gerekli.
Bunu bu şekilde telaffuz etmek kolay elbette. Ama masaya yatırılan masa örtüsü değil de iki insanın ilişkisi olunca durum elbette ağırlaşıyor.
Önerimiz, bu işi uzun tutun. Not alarak, birer matematik erbabı gibi problemleri detaylandırarak çözmeye çalışın. Ortalığa bırakılan çoraplardan, yıkanmayan bulaşıklara, kıskançlık sendromlarına kadar herşeyi listeleyin.
"ASIL" sorunun hangileri olduğunu bulmaya çalışın. Çünkü sağlam ilişkilerde sorunlar genellikle basit şeylerden çıkar. Minik özverilerle aşılabilecek bu sorunlar, erken teşhis yapıl(a)madığından habis haline gelir.
Deprem olsa, savaş çıksa birbirinize nasıl sarılacağınızı, ortalığa bırakılan çorapların ne kadar önemsiz olacağını filan değerlendirin. Ama bu değerlendirmeleri yaparken kendinize ve birbirinize yalan söylememeye çalışın. O güne kadarki ilişki kurtarma operasyonlarınızın sahiciliğini sorgulamayı deneyin. İlişkiniz tamir edilemez halde ise diğer şıkların birisini deneyin!

Bir Aşk Hikayesi :=(

Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece..O kadar yakındılar..
Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..
Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.."anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...
Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..
Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..
Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."
"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.."
Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler.İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken –o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..
Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı..Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."
Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..
Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..
Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..
"Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar...
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."
Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."
"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..
Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..
Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."
"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."
Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..."
Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..
"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."
Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?
Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim

Ölmeyen Sevgi :=(

 

Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde yine her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı, kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemliside özlem ve hasret kokuyordu güller... Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor  gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, " Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum " dedi. Az sonra sevdiğini  göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya baslamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla bulusacağını hayal etse kalbi yine böyle yerinden çıkacakmış gibi  oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hiç birsey kaybetmemişti.. Onları hiç birsey ayıramazdı... Ne hasret, ne ayrılık, nede ölüm... Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika geç kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü... Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denize dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu...Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında sözleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip 2 tane yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Herşey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki? İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı...Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can  atıyordu... Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam.  Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hemde çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte hergün burada buluşmak için sözleşmiyorlar  mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz  vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??... Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır..olamazdı. Sevdiğine birşey olamazdı. Onsuz  hayat yaşanmazdı ki... O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını  kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan. Artık  bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi. 7 senedir hergün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı... Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı...Hiç  olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu... Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı.
 

GS: Hangisi güzel?

Bir insan güzel bulduğunu mu sever yoksa sevdiğini mi güzel bulur?
UltrAslan

Sevdiğini güzel bulur:=)

ßu Site Gothic Tarzını ßelirleyen Ya Da Kendini Burda Bulmak İsteyenler İçin Kurulmuştur. Her Hakkı Saklıdır.Site Yazıları Blog Sahibine Ait Değildir.Alıntı Ya Da Çalıntı Yaparken Yazının Altındaki Kaynak Linkini Veya Yazılmış Olan Telif Sahibinin Adını Vermeyi Unutmayınız.Emeğe Saygı Lütfen.
Copyright © 2007 - 2009
Designed by ±†WamqireS†±
İçimizdeki Karanlık
http://wampirsifen.bloggum.com
Toplist Gothic Toplist by nachtwelten
Locations of visitors to this page